الجهل
‘Cehalet’, cehl fiilinden türemiş bir kelimedir. Yaygın olarak ‘bilgisizlik’ anlamında kullanılmasına rağmen başka anlamları da vardır.
Cehl fiili sözlükte, bilmemek, tanımamak, kaba davranmak, gücendirmek ve fıkır fıkır kaynamak gibi anlamlara gelmektedir.
‘Cahil’, cehl sahibi, bilgiden yoksun olan, davranışları olgun olmayan ve kendini bilmeyen demektir ki, cehl fiilinin özne ismidir.
Kur’an-ı Kerim, bu fiili ve bunun türevleri olan ‘cahil’, ‘cahiliyye’, ‘cehalet’ ve ‘cehûl’ kelimelerini kullanmaktadır. Cehalet, cahil olma halini, cehl içinde olma durumunu ifade eder. [1]
İslâm kültüründe cehalet ve cahiliyye, İslâm’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir genel kavramdır.
İşte bu nitelemeye göre, bir takım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve davranış biçimlerini, ahlâk kurallarını bünyesinde toplayıp onlara yön veren iki sistem vardır: Bunlardan biri, Allah’ın (c.c.) dini İslâm, diğeri de hangi ad altında olursa olsun ‘cahiliyye’ sistemleri, ya da ‘cahiliyye’ dinleridir. Güneş ışığı gibi açık, kesin ve ortada olan İslâm gerçeğini görmeyen, bilmeyen ve ona inanmayan dünyadaki diğer bilgilerden ne elde etmiş olursa olsun o bir ‘cahil’dir. Çünkü en büyük ve en değerli bilgiden yoksundur. Şirk (ortak koşma), bu sistemlerin daha çok inanç yönüne ad olurken, cahiliyye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer yargılarına ad olmaktadır.
İslâm’dan önce cahiliyye insanları hem gerçek bilgi ve bu bilginin kurduğu sağlıklı toplum ve insanlıktan yoksundular, hem de kendilerine doğru yolu gösterecek kitap ve peygamberden yoksun oldukları için güzel davranışlardan uzaktılar. İnsana olgun hareket etme imkanı veren bilgiden, eğitim ve anlayıştan yoksun oldukları için kaba ve serttiler.
Cahiliyye, cehâlet mantığı üzerine kurulu dünya görüşünün, tutum ve davranışların genel adıdır. Bu görüşe sahip olanların davranışlarına cahilî düşünceler ve inançlar yön verir. Onlar sağlam bir bilgiye, insanı hakka ve en doğru yola götürecek bir ilme sahip olmadıkları için kendi arzularının ölçüsünü [2] doğru sanırlar. O yüzden putlara tapmayı, peygamberlere ve Allah’ın (c.c.) ayetlerine karşı gelmeyi doğru zannederler. Zenginlik ve servetin üstünlük olduğunu düşünür ve yoksullarla bir arada bulunmak istemezler.
Efendimizin (s.a.v.)’in, yaşadığı döneme, o günkü kültür ve anlayış itibariyle ‘Cahiliye çağı’ diyoruz. Bir başka yaklaşımla "Cehl" kelimesi, daha ziyade Allah (c.c.)’ı bilmeme manasına da kullanıldığından, çoğunluğu itibariyle o Allah (c.c.) bilmeyenler çağına cahiliye denmiştir. Ayrıca ulema arasında şöyle bir yaklaşım da vardır; bir insan, allâme-i cihan da olsa, şayet Zat-ı Uluhiyet'i bilmiyor ve O'nu tanımıyorsa, o insan cahil sayılır. Zira o asıl bilmesi gerekli olanı bilmiyor demektir. Ve böyle bilgisizlerin yaşadığı dönem de câhilî ve karanlıktır. [3]
Müminler, sabırlı, ağırbaşlı, teenni ile, düşünerek hareket ederken; cahiller, ‘cahiliyye hamiyyeti’- cahillik gayreti’yle davrandıkları için, sert ve kaba, düşüncesiz ve hafif meşrep davranırlar. Yerli yersiz öfkelenirler, kızgınlık ve gazap sahibidirler. Bu yüzden Hakk’a ve adalete göre iş yapamazlar.
Kur’an-ı Kerim buna ‘cahiliyye hamiyyeti’ demektedir. İnkarcılar kalplerine bu cahiliyye çabasını koydukları zaman Allah (c.c.) da müminler üzerine ‘Sekine-kalbi sakinleştiricisi’ sini indirir ve onları ‘takva’ sözüne yani Tevhid kelimesine bağlı tutar. [4]
Efendimiz (s.a.v.), Cahiliyenin Dışındaydı
İşte biz, "Cahiliye dönemi" derken, bu türlü insanların yaşadığı ve toplumun hemen her katmanında bu duygu ve bu düşüncede kimselerin bulunduğu bir çağı kastediyoruz. Bu itibarla Efendimiz (s.a.v.)’i, yaptığımız böyle bir cahiliye tarifi içinde, o çağla ilişkilendirmemiz mümkün değildir. Çünkü O, temiz hayatında hiçbir zaman, Allah (c.c.) bilgisinden gafil olmamıştır. Değil inanç ve itikada ait meselelerde bir yanlışa düşmesi, daha genç bir delikanlı iken, Kâbe'nin tamiri esnasında mübarek vücudunun bazı yerlerinin açılması karşısında Hz. Cibril O'nun gözüne görünmüş ve Sahabilerin ifadelerine göre, bu hadiseden sonra kimse O'nun o ölçüde açılmasına şahit olmamıştır. Evet, peygamberlikten önce bile kendisine mekan ötesi alemlerden ihtarda bulunulan böyle bir insanın, bizim tarifimiz çerçevesinde cahiliyede bir yere konması mümkün değildir. Bu açıdan ‘Allah Resûlü (s.a.v.) döneminde bir cahiliye vardı, ama O, bu cahiliyenin dışındaydı’ diyoruz.
İşin gerçek yönü bu olmakla beraber, peygamberlikle görevli kılınmış, insanlığın medar-ı iftiharı ve her şeyimizi ona borçlu olduğumuz bir Zat'ı ele alırken, O'nun (s.a.v.) tasavvurlarını, düşüncelerini, Allah (c.c.)'la olan münasebetlerini hesaba katmadan onu sırf o döneme ait kriterlerle ele almamız fevkalada saygısızlık olur. Hatta, değil insanlığın İftihar Tablosu'nu, O'nun sadık bendeleri kabul ettiğimiz Ashab-ı Kiram'ı dahi kendimizi esas alarak değerlendiremeyiz. Bir hadislerinde Allah Resûlü (s.a.v.): "Allah beni seçtiği gibi ashabımı da seçti." buyurarak kıyamete kadar tek din olan İslam'ın temsilcilerinin seçme insanlar olduğuna dikkatleri çekmiş ve bizi temkine çağırmıştır. Elbette onlardan da bir kısım hatalara düşenler olmuş ve yer yer gaflet yaşayanlar bulunmuştur. Ancak onlar, Allah Resûlü (s.a.v.)'ne arkadaşlık etmiş olmaları, sürekli vahiy sağanağıyla sulanmış, peygamber boyasıyla boyanmış olmaları açısından değerler üstü değere sahiptirler. Dolayısıyla onları da cahiliye kriterleri ile değerlendiremeyiz. Kur'an, "Onlardan sonra gelenler, "Ey kerim Rabbimiz", derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle, içimizde müminlere karşı hiç bir kin bırakma. Duamızı kabul buyur ya Rabbena; çünkü Sen Rauf’sun, Rahim’sin: Şefkat ve ihsanın son derece fazladır." [5] buyurmakla onları ele alıp değerlendirmede bizlere edeb dersi vermektedir. Allah Resûlü (s.a.v.) de aynı şekilde: "Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun (sizden) biriniz, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd'e (18 litrelik bir ölçek) hatta yarım müdd'e bile mukabil gelemez" buyuruyor.
Bu ifade, onların hukukuna daha saygılı olmamız açısından önemli bir tembih ve irşad olsa gerek. Haddizatında Cahiliye döneminde bile, onlardan Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi, ‘Ben cahiliye döneminde, evet, Kabe'nin açık-saçık kadınlar tarafından tavaf edilip el çırpılarak dolaşıldığı bir dönemde bile, harama uçkur çözmedim, ağzıma içki koymadım, puta secde etmedim..’ diyen aşkın insanlar vardır. Benzer ifadeleri daha nicelerinden duymak mümkündür. Mesela, Hz. Süheyb için Allah Rasulü (s.a.v.): "Ne güzel kuldur o; inancı olmasa bile günah işlemez" der. Yani o tabiatı itibariyle günaha kapalı ve fıtraten saygılı yaratılmış...
Bu itibarla bize, başta Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere, Sahabe-i Kiram'ı saygıyla ele almak düşer. Aksine, o dönemde yaşanan bir cahiliye vardı diye, onların hepsini o cahiliye içinde düşünmemiz katiyen doğru olamaz. Bu yüzden, çoğu zaman o dönemi, "Efendimizin (s.a.v.) yaşadığı devirde, o dönemi paylaşan insanların yaşadıkları dönem" diye tavsif etmek doğru olacaktır.
O'nun, zaten Allah (c.c.) katında muallâ, müberrâ, mukaddes ve münezzeh olan hayat-ı seniyyelerini, bu dönemle aynı tutmamaya çalıştık. Bilindiği gibi Efendimizin (s.a.v.) isimlerinden biri de Mustafa'dır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın, "Allah meleklerden ve insanlardan bir kısım kimseleri elçi olarak seçer, onları saf ve temiz tutar." [6] ayetiyle ifade buyurduğu hususla irtibatlıdır. Yani Allah (c.c.) O'nu seçmiş, O da bütün ömrünce tam bir seçilmişlik örneği sergilemiştir.
O Seçilmişlik Örneği Sergiledi
Evet, sanki Allah (c.c.) ta baştan O'nu önemli bir misyon ve vazife için seçerken, daha sonra ortaya koyacağı performansı görmüş, ilk seçmeyi de ona bina etmiştir. Başka bir ifadeyle, bu mevzudaki istidat, kabiliyet ve performans, Efendimiz (s.a.v.)'e baştan bir avans olarak verilmiş, O da, o avansın hakkını çok iyi yerine getirince, Cenab-ı Hak O'nu Nebiler Sultanı olmakla nitelemiştir. Hz. Musa (a.s.) için de, Kur'an'da benzer ifadeler kullanılır; "Seni insanların üzerinde saflardan saf kaymak haline getirdik." [7]
Bu ifade, hayâle, süt kaynarken, kaymağın sütün üzerine çıkması gibi bir manayı hissettirir. Bu açıdan bütün insanlık kaynayan sütse, peygamberler de o kaynayan sütün kaymağıdırlar diyebiliriz. Bu açıdan da Allah'ın (c.c.) böylesine seçkin kıldığı o zatları, bizim, cahiliye içinde bir yere oturtmamız fevkalâde yanlış olur.
Aynı şeyler, günümüzde iman ve Kur'an hakikatlarını neşr ve temsil eden insanlar için söz konusu olmasa da, böyle bir işi temsil eden zatlar için düşünülebiliriz. Muhammed Kutub'un "20. Asrın Cahiliyesi" dediği, yani boyunduruğun tamamen yere konduğu bir dönemde, iman ve Kurân davasına sahip çıkan gönül insanları ve fikir mimarları için aynı şeyler söz konusu olabilir. Gerçi Allah Resûlü (s.a.v.), Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin dönemleriyle yaşanan bir altın devirden sonra, artık İslam milletleri velûdiyetlerini kaybetmiş, üretici yanları kalmamış ve şablonculuk yaşanmaya başlamış. Ciddi eserler ortaya konamamış, eski eserlere şerhler ve haşiyeler yazma dönemi başlamış ve bu hal Fatih'in İstanbul'u fethetmesine kadar da devam etmiştir. Bu, işin bir yanı; diğer yanına gelince, bu mütalaarın katiyen İslamiyet'ten geri dönüldüğü ve tekrar bir cahiliye yaşandığı şeklinde anlaşılmamasıdır. Evet, 5-6 asır Batı yamaçlarında İslam dünyasının karakolluğunu yüklenmiş, şanlı, namlı, hatta Muhyiddin İbn-i Arabi'nin Şecere-i Numaniye'sindeki ifadelerine göre, Sahabe'den sonra onlar kadar idarede başarılı ve muvaffak bir millet ve mübarek bir nesil için bu ifade doğru olmaz. Ne var ki baştaki o velûdiyet (üretkenlik), o kariha zenginliği daha sonraları devam ettirilememiş ve Fatih'in İstanbul'u fethetmesiyle daha da durmuş, Tanzimatla ise beklenmedik bir kısım fezâi ve fecâinin patlamasıyla bütün bir toplum yerle bir olmuştur. Son 40-50 yıldaki durumu ifade içinse kelime bulmakta galiba biraz zorlanacağız... [8]
Günümüzde de Cahiliye Yaşanıyor
Cahilî davranışlar her devirde ve her yerde görülebilir. Cahil kimselerin genel özelliklerine bakıldığında, cahiliyye’nin her zaman ve her yerde olabileceği daha rahat anlaşılır.
Bu açıdan da günümüzde bir çeşit cahiliyenin yaşandığından söz edebiliriz. Bu cahiliyenin en önemli yanı ise, ilimlerin ilhad ve değişik ideolojiler adına kullanılmasıdır. Eskiden insanlar, cehaletleri değerlendirerek küfür ve dalalete çekiliyorlardı; şimdilerde küfür ve sapıklık fenden ve felsefeyle besleniyor. Zannediyorum bu cahiliye, Efendimizin (s.a.v.) neşrettiği nurlarla bertaraf edilen cahiliyeden daha tehlikeli. Öyle ki, adeta bugün bütün ilimler, ilim adına değil de, dalalet hesabına yorumlanıp değerlendiriliyor gibi bir durum söz konusu. Dolayısıyla dünya kadar insan, bu cahiliyenin "alfa"sından, olmazsa "beta"sından, o da olmazsa "gama"sından mutlaka müteessir oluyor. Bu hususa Allah Resûlü (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle işaret buyururlar: "Bir dönemde bir buhar zuhur edecek. Bu kafirleri bütün bütün öldürecek, müminler de zükkam (nezle)a tutulacak (yani onların da burunları akacak, gözleri sulanacak)."
Merhum Muhammed İkbal, kendi döneminde yetişen pek çok aydın için, "Kalpleri mümin, fakat kafaları kafir." der. Cemil Meriç merhum da aynı tabiri, yerinde başka fikirlere, yerinde bizim duygularımıza ve düşüncelerimize tercüman olmuş olan kendi dönemindeki aydınlar için kullanır. Mesela Yahya Kemal yerinde Süleymaniye'de bizim insanımızın namazını, bayramını dile getirir, yerinde mıntıkasında kendisinden başka oruç tutmayanın bulunmadığını ifade eder ve bunun inkisarını yaşar. İhtimal böyleleri, bizim kültürümüzü beğenip benimsiyor, milletimizin maddî-manevî dinamiklerini takdirle karşılıyor, ama kafasındaki yüzlerce şüphe ve aksi hükümlerden de bir türlü sıyrılamıyor. Geçmişteki bu insanları bu şekilde tavsif etmenin bir yararı var mı, yok mu? bilemeyeceğim ama, pek çok aydınımıza ait hayat karelerinin pek de iç açıcı olmadığı açık.
Yukarıda geçtiği gibi ‘cahiliyye’ yalnızca İslâm’dan önceki müşriklerinin hayatının adı değildir. Belli bir yaştan sonra Müslüman olmuş kişilerin İslâmî hayatlarından önceki yaşantılarına da ‘cahiliyye’ denir. Bununla beraber cahiliyye, cehalet üzerine kurulu bütün tutum ve davranışların, İslâm’dan kaynaklanmayan bütün sistemlerin, bütün hükümlerin genel adıdır. Çünkü İslâm ve ona ait hükümler, Allah’tan (c.c.) gelen sağlam ve her şeyi içine alan bir ilme, diğerleri ise insanların heveslerinden kaynaklanan ve yüzeysel bilgilere dayanır.
Medine döneminde olan şu olay ilginç bir örnektir. Bu olay üzerine Peygamberimiz (s.a.v) her zaman gündeme gelebilecek cahiliyye davranışlarına dikkat çekmiş ve ümmetini uyarmıştır.
Cahiliyye döneminde birbirlerine düşman olan ve uzun yıllar süren kan davaları sebebiyle birbirlerine saldıran Evs ve Hazrec kabileleri Müslüman olduktan sonra kardeş oldular ve aralarındaki düşmanlığa son verdiler. Bir gün onların tatlı tatlı sohbetlerini gören ve bunu kıskanan Medineli bir Yahudi, birisini göndererek onlara eski günlerini hatırlatmalarını söyledi. O gönderilen kişi de kendisine söyleneni yapınca her iki taraf silaha sarılarak savaşa kalkıştılar.
Bunu öğrenen Peygamberimiz (s.a.v.) : “Ey Müslümanlar ! Allah, Allah ! (Allah’tan korkun, ) Ben aranızda iken, Allah (c.c.) size hidayet verdikten sonra birbirinizi cahiliyye’ye mi davet ediyorsunuz ? ...” [9] buyurdu.
Hz. Bilal-i Habeşi’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu diyerek hakaret eden Hz. Ebu Zerr’e (r.a) Peygamberimiz (s.a.v): “O’nu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsunuz? Demek ki sende hala cahiliyye ahlâkı bulunmaktadır.” [10]
Yine Peygamberimiz (s.a.v.) cahiliyye davası; cahiliyye zamanında olduğu gibi kavmiyetçilik ve asabiyye güdenler için, ‘bizden değildir’ buyurmaktadır.
Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir. “Ümmetimin içinde cahiliyye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört adet vardır:
Asaletleriyle övünmek,
Başkalarının soyuna dil uzatmak,
Yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek,
Ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” [11]
Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarına ve Müslüman kadınlara, “Ey Peygamber hanımları, evlerinizde oturun, eski cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın…” [12]
Müminler, inançta, düşüncede, ahlâk ve davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah (c.c.)’ın indirdiği hükümlere uyarlar. Cahiliyye düşüncesine sahip olanlar ise Allah’ın (c.c.) hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi heveslerine uyarlar.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“ Onlar halâ cahiliyye’nin hükmünü mü arıyorlar ? Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için, hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” [13]
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiği kitaba ve Peygamber’e gelin denildiğinde, Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler; ya ataları bir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” [14]
Günümüzde Cahiliyye
Cahiliyye’yi, yalnızca İslâm’dan önceki dönem diye nitelendirme yanlış olacaktır. O dönemin adı ‘cahiliyye’dir. Ancak bu kavram, cahilce davranış ve inançların genel adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah (c.c.)’a muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp-sapıtmanın) sembolü ise; cahiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah (c.c.)’ı ve O’nun ayetlerini anlamamanın, Allah (c.c.)’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrak edememenin sembol kavramıdır.
İnsanların arzularına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu oldukları, Allah (c.c.)’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilahlara ibadet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu kavmiyetçilik ve asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın ve adaletin uygulanmadığı her yer ve zamanda cahiliyye var demektir. Günümüzde de dünyanın çeşitli yerlerinde, tıpkı cahiliyye döneminde olduğu gibi Allah (c.c.) unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği hükümlere uymayı bir tarafa bırakalım; yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının çoğu unuttukları alemlerin Rabbi Allah (c.c.)’ın yerine sayısız ilahlar ve putlar bulmuşlardır. Tıpkı cahiliyyede olduğu gibi sahte tanrılara ibadet edilmektedir. Ölçüler ilahi kaynaktan değil, nefsani arzulardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte, sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zina, fuhuş, hırsızlık, ahlaksızlık en geniş şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, riba (faiz) ekonominin can damarı kabul edilmektedir. İslâm’ın günah dediği pek çok şey gelenek sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta, açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir.
Cahiliye Arap toplumunda diri diri toprağa gömülen kız çocukları gibi günümüzde de meşru veya gayr-i meşru ilişkilerden can bulan çocuklar cinsiyetine de bakılmaksızın anne karnında çeşitli yöntemlerle öldürülmektedir.
Cehalet Hastalığından Kurtuluş Yolu
Kur’an-ı Kerim’in ‘cahiliyye toplumu’ dediği inançsız, bilgisiz toplumun birçok konudaki anlayış, yaklaşım ve ahlâkı az bir değişikliklerle günümüzde de aynen varlığını sürdürtmektedir. Bilim ve teknolojinin gelişmiş olması, yeni makine ve cihazların kullanılması anlayışın özünü değiştirmemektedir. İnsanlık için en doğru, en kapsamlı ve onu dünya ve ahirette mutluluğa götürecek bilgilerin kaynağı Allah (c.c.)’ın kitabı ve O’nun yüce hükümleri ve ahiret gerçeği gözlerden uzak tutulduğu sürece insanlık mutluluğu yakalayamayacak ve hem dünyası ve hem de ahireti hüsran olacaktır.
Bu kötü huydan kurtuluşun yolu, öncelikle İslâm’ın inanç sistemi bilgisini öğrenmek, onu derinliğine kavramak ve ona koşulsuz olarak inanmaktır. Bu inanç ve bilgi, diğer bütün bilgilerin temelini oluşturur. Bundan sonra İslâm’ın diğer esaslarının öğrenilmesi ve uygulanması gelir
[1] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.
[2] Hûd sûresi, 11/20.
[3] Akademi Yazıları, F. Gülen.
[4] Fetih sûresi, 48/26.
[5] Haşr sûresi, 59/10.
[6] Hac sûresi, 22/75.
[7] A'raf sûresi 7/144.
[8] Akademi Yazıları, F. Gülen.
[9] İbn-i Hişâm.
[10] Buhari.
[11] Müslim.
[12] Ahzâb sûresi,
[13] Mâide sûresi, 5/50.
[14] Mâide sûresi, 5/104.