بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / الأمراض الأخلاقية في السياسة / التفرقة
الأمراض الأخلاقية في السياسة

التفرقة

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

TEFRİKA

‘Tefrika’ yahut ‘tefrik’, sözlükte eşyayı birbirinden ayırmak, insanlar arasına düşmanlık sokmak, parçalara, bölüklere ayırmak, parçalamak demektir.

Tefrika kelimesi Arapça’da ‘feraka’ fiilinden türemiştir. Bu fiilin mastarı olan ‘fark’ kelimesi, ayrılığı ve ayrışmayı anlatan bir kelimedir.

‘Fark’, iki şeyin arasını ayırmak, ayrılmak, yolun çatallaşması gibi anlamlara gelmektedir.

Kur’an, ‘fark’ kelimesinin çeşitli türevlerini birçok ayette kullanmaktadır.

Söz gelişi, iki denizin arasını ayırmak [174], bir takım işlerin birbirinden ayrılması, [175] bir kişi ile toplumun arasının ayrılması, kişinin o toplumdan uzaklaşması, [176] boşanma [177] gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, Peygamber (s.a.v.)’in duraklayarak okuması için Allah (c.c.) tarafından bölüm bölüm ayrılmıştır. [178]

Müminler bütün peygamberlere (a.s.) inanırlar, onları birbirinden üstün tutmazlar ve aralarını ayırmazlar. Çünkü hepsi de Allah (c.c.) tarafından görevlendirilmiş elçilerdir. [179]

Kalplerinde ‘tefrika’ (ayırıp parçalama) zihniyeti olanlar, Allah (c.c.) ile peygamberin arasını ayırmaya çalışırlar. ‘Bazısına inanırız, bazısına inanmayız’ derler. Bir anlamda ya peygamberin elçiliğini, ya da onun tebliğ ettiği Allah (c.c.) inancını kabul etmezler. [180]

Bütün bu ayetlerde ‘fark’ mastarının çeşitli türevleri kullanılıyor. Aynı kökten gelen ‘fırk’, bölük, ayrışan taraf, kısım; ‘fırka’ ise, insanlardan ayrılan bir topluluk demektir. İslâm tarihinde mezheplere de ‘fırka’ denilmiştir.

‘Ferik’, diğerlerinden ayrılan topluluk demektir. Şu ayette olduğu gibi:

“Sonra zararı sizden kaldırıldığı zaman, sizden bir ferik (bir grup) (hemen) Rablerine şirk koşarlar.” [181]

Aynı kökten gelen, ‘firak’ ayrılma demektir. Bu hem beden olarak, hem de pozisyon olarak ayrılmayı ifade eder. Ölümü yaklaşan kimse ölümün, artık kesin bir ayrılık (firak) olduğunu anlar. [182]

‘Fark’ kökünden gelen bir başka kelime de ‘furkan’dır. ‘Furkan’ Hakk ile batılın arasını belirtmek için kullanılır. Batıl ile Hakk’ın ayrılmasına neden olan olayları veya her ikisinin açıkça belli olduğu zamanları anlattığı gibi, her ikisini ayıran şeyler hakkında da kullanılır. Söz gelişi, Bedir savaşı ‘Furkan ile Batıl’ın ayrıldığı’ bir gündür. [183]

Eğer müminler Allah (c.c.)’tan gerçek anlamda ittika ederlerse (sakınırlarsa), Allah (c.c.) onlara bir furkan verir. Bu furkan nedeniyle hak ile batılın, doğru ile yanlışın arasını ayırabilirler. [184]

“Kulu Hz. Muhammed’e ‘furkan’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’ın adı ve şanı ne yücedir.” [185]

“Hz Musa (a.s.)’a da Kitapla beraber bir de ‘furkan’ verildi.” [186]

Kur’an’ın bir adı ‘Furkan’ olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim’deki 25. sûrenin adı da Furkan’dır.

Aynı kökten gelen ‘faruk’ da benzer anlamdadır ve hak ile batılın, doğru ile yanlışın arasını ayırabilen, ikisinin arasındaki farkı görüp hakkı tercih eden demektir. Bunun için ikinci Halife Hz Ömer (r.a.) ‘Faruk’ lakabı ile anılırdı.

Tefrik etme, ayırmayı, ayırıp çoğaltmayı, parça parça etmeyi anlatır. Bizim burada üzerinde duracağımız madde budur.

Tefrika, bölüklere, fırkalara, partilere, gruplara, parçalara ayrılmayı ve böylece ayrılmaması gereken bir bütünü parçalamayı ifade eder ki, Tevhid dini olan İslâm’ın izin vermeyeceği bir şeydir.

İslâm’ın Kabul Etmediği Tefrika

Kur’an-ı Kerim diyor ki: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın. Dağılıp tefrikaya düşmeyin.” [187]

Kur’an-ı Kerim müminlere bu emri verirken, dinlerini parçalayıp, fırka fırka, grup grup olan insanların tutumlarını da gözler önüne seriyor.

İnsanlar Tevhid dinine inanan bir ümmet idiler. Ancak zamanın akışı içerisinde Tevhid dinini bozdular, parçaladılar, yani dinde ayrılığa düştüler, kendi uydurdukları dinlerin peşinde gittiler.

“Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp (tefrika olup) anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” [188]

Tefrikanın şirke yol açtığı ve insanı şirke götürdüğü açıktır. Çünkü ‘fıtrat dini’ni bozmanın sonucu birden fazla ilaha kulluk yapmaktır. Şirk düşüncesine sahip olanlar, Tevhid dininin bütünlüğüne zarar verirler, onu kendi kafa yapılarına uydururlar, sonra da her uydurdukları şeye din diye uyarlar.

Kur’an-ı Kerim şöyle diyor:

“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir Hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratması için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.

Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (O müşrikler ki) kendi dinlerini parçaladılar ve kendileri de grup grup oldular ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinmektedir. (en doğru yolda olduğunu sanmaktadır).” [189]

Görüldüğü gibi, insanlar yüzlerini yaratılışa en uygun dine çevirmekten sorumlu iken bazıları bunu bozmakta, tefrika çıkarmakta, farklı fırkalara ayrılmakta ve sonra yine tefrika olmakta, yeni gruplaşmalar meydana gelmekte, alt tabakalarda bu parçalanma devam edip gitmektedir.

İşin ilginç yanı, Tevhid dininden uzağa düşen ve farklı din gruplarına ayrılan bu kimseler kendilerinin doğru yolda olduğunu sanarak sevinç duymakta ve insanları kendi fırkalarına çağırmaktadırlar.

Aslında dinde tefrika çıkarmanın, dini parçalamanın nedeni insandaki ‘bağy’ duygusudur. Doymayan bir nefsin sahibi olan azgın kimseler, başkalarının haklarına tecavüz ederler ve kendi görüşlerini din haline getirmeye çalışırlar. Böyle kimseler elbette Hak dine kulak vermezler. Bunu yalnızca müşrikler değil, kendilerine kitap verilen insanlar bile yapmışlardır. [190]

Allah (c.c.) kendi yolunu insanlara bildirdikten sonra “İşte benim yolum budur, buna uyun!” Buyurmaktadır. [191] Tevhid dinine sımsıkı sarılmak insanları tefrika hastalığından kurtarır. Yoksa ‘bağy’ edenlerin peşinden gidilirse, onların düzenlerine uyulursa vahdet’in (birlik ve beraberlik) olması mümkün değildir.

Tefrikanın Boyutları

‘Tefrika’ yani dini bozma, onda ayrılığa düşme, fırka fırka olup parçalanma ve dağılma hastalığı yalnızca müşriklere ait bir yanlış değildir. Aynı hataya Müslümanlar da düşebilir. Eğer onlar da dini dimdik ayakta tutmazlarsa, Din’i Allah (c.c.) ’ın gönderdiği ve Peygamber (s.a.v.)’in öğrettiği gibi yaşamazlarsa, hatta dini kendi akıl ve anlayışlarına uydurmaya kalkarlarsa aynı sonuç onarlı da beklemektedir.

Günlük hayatta ve dinin ibadet ve muamelata (hukuk kuralları) ilişkin detaylarında farklı görüşlerin, farklı yorumların olması normaldir. Hatta farklı görüşlerin olması hem yararlı ve hem de kolaylıktır. Burada dikkat edilmesi gereken, Din’i kendi arzularına göre anlama, sonra da kendi anladığını ‘Din haline getirme’ yanlışlığıdır. Din’in özünü zedeleyecek yanlış yorumlar ve bunların inanç haline getirilmesi bir anlamda ‘bağy’dir ve tefrikaya yol açar.

Bugün Müslümanlar arasındaki ‘vahdet’in en büyük düşmanı, dinin doğru olarak ve usûlüne göre bilinmemesi, yanlış din anlayışı, ülke, bölge, etnik grup, siyasi rejimler, mezhep ve tarikat taassubudur. Halbuki bütün bunlar tefrikaya neden değil, aksine Müslüman toplumların birbirleriyle kaynaşmasına yardımcı olurlar.

Müslümanlar farklı mezheplere, tarikatlara, meşreplere, düşüncelere, ülkelere, ilkelere sahip olabilirler, farklı coğrafyalarda yaşabilirler ve farklı gruplar içerisinde bulunabilirler. Bunlar toplum hayatında olabilecek normal olaylardır. Ancak herkes kendi anladığını, kendi meşrebini, kendi mezhebini, kendi tarikat veya partisini din haline getirir ve diğerlerini tekfir ederse; işte bu dinde tefrikadır ve çok büyük bir vebali vardır.

Unutulmamalıdır ki, Din Allah (c.c.)’ın olup Kur’an-ı Kerim’de anlatılmıştır, Hz Muhammed (s.a.v.) de onu bize tebliğ etmiş, uygulamalarıyla, hayatıyla ve ahlâkıyla dinden ne alınması ve anlaşılması gerektiğini göstermiştir. Âlimlerin, mezheplerin, grupların dinin detay hükümlerinden anladıkları, yalnızca bir yorum veya dini daha iyi yaşama noktasında bir çaba ve detay zenginliği gibi görülmelidir. Onların detaylardan anladıkları farklılıklar hiçbir zaman Din’in aslı, özü ve kendisi değildir.

Müslüman olarak bir cemaate, tarikata, bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe bağlı olmak, orada hizmet etmek mümkündür ve kimi zaman bu bir ihtiyaçtır. Ancak kendi meşrebini, kendi grubunu hak, diğerlerini batıl görme anlayışı ciddî bir ‘tefrika’ mantığı ve sonucunu doğurur. Bilerek veya bilmeyerek ‘tefrika’ya neden olmak yahut hizmet etmektir ki, buna bütün Müslümanlar dikkat etmelidir.

Mezhepli olmak ihtiyaçtır ancak mezhepçi olmak ve diğer mezhepleri dışlamak yanlıştır. Bir meşrepten olmak doğal, ama meşrepçi olmak doğru değildir. Bir cemaat veya grupla faydalı çalışmalar yapmak üzere bir araya gelmek, bu amaçla bir gruba mensup olmak iyi, ama grupçu olmak yanlıştır. Bütün bu yanlışlar Müslümanlar arasında asla olmaması gereken tefrika hastalığının sebebidir.

İslâm ümmetinin vahdeti, asr-ı saadetten beri İslâm düşünürleri ve aydın âlimlerin gerçekleşmesi için üzerinde sürekli çaba harcadığı yüce ve büyük bir ideal olmuştur.

Müslümanlar arasında vahdet ve dayanışmanın zarureti konusunda şimdiye kadar birçok vaazlar, ilmi toplantılar, konferans ve oturumlar gerçekleşmiştir. İslâm birliğinin zarureti güçlü aklî ve dini delillerle vurgulandı. Fakat İslâm dünyasında vahdetin pratikte gerçekleşmesi için Müslümanların tedbir ve akılcı davranışını gerektiren birçok önemli sorun ve engeller çıkmıştır.

Vahdet yolundaki engellerden bir kısmı, İslâm ümmeti içindeki çeşitli iç ihtilaflardır ki sömürgeci ve sultacı güçler sürekli olarak Müslümanların birliğini engellemek ve onları zayıf düşürmek için bu iç ihtilafları körüklemişlerdir.

Gerçekte İslâm ümmetinin vahdet ve birliği, bu ümmette büyük ve yok edilmesi zor bir kuvvet bağışlar ki Müslümanlar bu gücün sayesinde sultacı güçlerin müdahaleci ve yağmacı politikalarına karşı durabilirler. Bu arada unutmamak gerekir ki sömürü düzeninin esas amacı, dinamik ve zulüm karşıtı olan ve sultacı güçlerin zalim politikalarına karşı direnen İslâm dinini marjinalleştirmektir.

İslâm düşmanları Müslümanların vahdet ve dayanışmasını engellemek için türlü entrikalara başvurur ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları büyüterek bu ihtilaflardan İslâm ümmeti arasında tefrika çıkarmak için uğraşırlar.

Sömürücüler etnik, dinî, dil ve ırk kökenli ihtilafları Müslümanları bir birinden uzaklaştırmak ve aralarında fitne çıkarmak için kullanırlar. Kuşkusuz geniş İslâm coğrafyasında çeşitli ırk, kavim, millet ve farklı mezheplere mensup insanlar yaşamaktadırlar. Fakat bu doğal farklılıklar veya cüzî ihtilaflar, İslâm toplumları için sorun kaynağı olmamalıdır.

Öte yandan batılı güçler İslâm dünyasında sahte veya radikal tarikatlar kurarak İslâm ümmetinin bütünleşmesini engellemeye çalışmaktadır. Son iki asırda Vahhabilik ve Bahailik gibi tarikatlar İslâm ümmetine ağır darbeler indirmiştir.

İslâm dünyasının çağdaş tarihine bakıldığında sömürgeci güçlerin genellikle Müslüman gözüken ama İslâm ümmeti içinde sapma ve tefrikalara neden olan akımları destekledikleri görülecektir. Farklı isim ve unvanlara sahip bütün bu akımların ortak özellikleri; İslâm'ın temel ilkelerine aykırı düşünceleri ileri sürmek ve yanlış inançların toplum içinde yayılmasını sağlamaktır. Bu düşünce ve inançlar da genellikle tefrika çıkarma amaçlıdır.

Günümüzde de çeşitli ülkelerde İslâm'ı zayıflatmak veya tefrika çıkarmaya yönelik düşünceler öne süren insanlar vardır. Son yıllarda da İslâm karşıtı birçok vahim düşünce ve tefrika konusu olabilecek birçok mesele özellikle internet siteleri aracılığı abartılarak geniş bir propaganda ile anlatılmaktadır. Sömürgecilerin bu faaliyetleri de ihtilafları körüklemek ve Müslümanların birlik olmasını engellemeye yöneliktir.

İslâm ümmeti hususunda uzman olanlar İslâm dünyasının içindeki vahdeti engelleyen etmenlerin zararlı ve tehlikeli etmenler olduklarını belirtmektedirler. Uzmanlar, Müslümanlar arasındaki ihtilaflı konuların önemsenmesi durumunda yabancı düşmanların komplolarının pek etkili olamayacağını dile getirmektedirler. Nitekim tüm Müslümanların Allah (c.c.), peygamber (s.a.v.), ilahi kitaplar, melekler, ahiret, kaza ve kader ve kıble gibi bir çok ortak inanç ve değer noktaları vardır ve aynı şekilde ahkam ve fıkıh ile ilgili konularda da birbirine yüzde doksandokuza yakın oranda yakın görüşlere sahiptirler. Öte yandan Müslümanlar arasındaki bazı mezhebi ihtilaflar, Müslümanların birliğini engelleyecek ihtilaflar değildir ve tamamen teferruat konulardır. Zira bu ihtilafların doğru bir şekilde gündeme getirilip ele alınması durumunda bunların İslâm dünyasının vahdetine engel olmayacakları görülür.

İslâmi vahdetten kasıt çeşitli mezhep tabilerinin kendi inançlarından el çekmeleri ve tek bir mezheb üzerinde toplanmaları demek değildir. Burada esas amaç, Müslümanların ortak düşmanlara karşı uzlaşma, birleşme, yardımlaşma ve gönül birliği içinde olmalarıdır. Tabi bu arada mezhebi ihtilaflar da uzman âlimler tarafından masaya yatırılıp üzerinde tartışılmalıdır. Zira teknik ve uzmanlık isteyen konuları kamuoyuna açmak bu tür sorunlara çözüm getiremez.

İslâm dünyasının vahdeti yolundaki engellerden biri de kuşkusuz düşmanların, bazı ihtilaflı konuları kasıtlı ve tahrik edici bir unsur olarak güdeme getirmeleri ve bir grup Müslüman’ı bir başka gruba karşı kışkırtmalardır.

İslâm dini tüm insanları derin düşünmeye davet ederken Müslümanlardan mümkün mertebe ilim ve marifetlerini geliştirmelerini istemektedir. Bilinç ve basiret, ilim ve irfan Müslümanlar arasındaki yanlış anlaşılmaları ve ihtilafları kuşkusuz giderecektir. Maalesef günümüzde Müslümanların birbirleri hakkındaki bilgileri pek azdır. Bu bilgisizlik, Müslümanların vahdeti yolundaki en önemli engellerden biri olmakla beraber İslâm dünyası için olumsuz getirileri de olmuştur. Karşılıklı anlayışın yokluğu ve Müslümanlar arasındaki yanlış anlaşılmalar ayrışmalara da yol açmıştır.

Müslümanlar arasındaki yanlış anlaşılmalar mezhebî ihtilafların kendisinden bile daha tehlikelidir. Mezhebî ihtilaflar sabittir ve her yerde ve her zaman aynı içeriği sahiptir. Lakin yanlış anlaşılmalar ve birbirini iyi anlamamak değişken ve artan bir süreç olduğu için sürtüşme, tefrika ve bölünmelerin ateşini daha da alevlendirir.

Çeşitli mezhepler arasındaki yanlış anlaşılmalar karşılıklı bir takım ölçüsüz suçlamalara yol açar. Bu arada bazıları da bu suçlamalara karşı yeni suçlamalarla karşılık vererek tefrika ve ihtilafların körüklenmesine neden olur. Kuşkusuz bu durumdan en çok yararlananlar İslâm düşmanlarıdır. Nitekim onlar Müslümanlar arasında suçlama ortamı yaratmaya ve kötümserliği körüklemeye çalışırlar.

Karşılıklı yanlış anlaşılmalar bağnazlık ve gericilikle birlikte olursa daha büyük facialara da neden olur. Mısır'ın el-Ezher üniversitesi âlimlerinden şeyh Muhammed Ebu Zehra bu konuda şöyle demektedir: ‘Etnik ve mezhebi bağnazlıklar yüzünden ihtilaf ve tefrika Müslümanların düşünce, duygu ve şuurlarının en derin noktalarına kadar işler. Öyle ki bir Müslüman, farklı düşünen bir başka Müslüman’ı ilahî şeriatın hakikatleri peşinde olan bir muhalif gibi değil de adeta kendisine pusu kurmuş bir düşman gibi algılamaya başlar.’

Kuşkusuz bu arada sadece karşı tarafı suçlamakla yetinmeyen ve farklı düşünenleri yok etmek için fırsat kollayan cahil kişilerin bu süreci daha da vahim hale getirebileceğini unutmamamız gerekir.

Dinî ve mezhebî ihtilaflar siyasî kılıfa büründüğünde İslâm ümmetinin vahdet ve dayanışması önündeki en büyük tehdit olarak ortaya çıkar. Genellikle batılı sömürgeci devletlerin nüfuzu altında olan bazı İslâm devletleri, mezhebî ihtilaflara siyasî boyut kazandırıp bu ihtilafları abartmaya çalışmaktadırlar. Söz konusu bu devletler sultacı devletlerin emellerine hizmet edip bu yöntemlerle iktidarlarını güçlendirdiklerini sanmaktadırlar. Bir başka ifadeyle İslâm dünyasında bazı tefrikacı hükümetler kendi bekalarını İslâm ümmetinin bölünmesinde görmektedirler. Nitekim bugün bu devletlerin para ve diğer maddî yardımlarıyla Irak, Afganistan ve Pakistan’da ihtilafa neden olacak birçok terör eylemleri gerçekleştirilmektedir.

İslâmi birlik bazen ırk, dil, etnik yapı ve hatta radikal ulusalcılık gibi anlaşmazlıkların etkisi altında kalmaktadır. Oysa tarihî deneyimler bizlere sömürgeci güçlerin bu tür ihtilafları körükleme hususunda etkili roller ifa ettiklerini göstermektedir. Ancak Kur’an-ı Kerim millet, ırk ve etnik yapının sadece insanları birbirinden ayırt etmek için olduğunu ve kesinlikle üstünlük kriteri olmadığını keza Allah (c.c.) katında tek üstünlük kriterinin takva olduğunu vurgulamaktadır.

İslâm ümmetini ırk veya etnik yapıya göre parçalamak Müslümanların yararına olmadığı gibi bunun birçok zararı da var ki en önemlisi ümmetin zayıflamasına neden olmasıdır. Halbuki İslâm dini ümmeti tefrikadan uzak durma konusunda sürekli uyarmaktadır. İmam Ali (r.a.) tefrikanın şeytani bir amel olduğunu belirterek şöyle demektedir: ‘Gerçekten de şeytan kendi yolunu sizler için kolaylaştırıyor ve sizin dininize olan bağlarınızı bir bir koparmaya çalışıyor ve vahdet yerine dağılmak ve fitneyi size sunuyor.’

Her ne kadar bazı sorunlar İslâm dünyasında vahdeti engellese de Müslümanların vahdet gibi yüce bir emele kavuşma yolunda sergileyeceği irade karşısında bu sorunlar bir hiçtir. Nitekim bugün Müslümanlar arasında İslâmi uyanış hızla geliştiğinden İslâm dünyasının vahdet ve dayanışma zeminleri daha da kuvvet kazanmıştır.

Tefrika Azap Kaynağıdır

Allah (c.c.)’ın birliğine olan inanç sadece İslâm’ın değil, hemen hemen bütün ilahî dinlerin en temel esası ve özelliğidir. Bu fıtrî inancın kaynağı insanın yaratılış tarzından gelmektedir. Hatta bizim inancımıza göre tevhid bütün varlık düzenine hâkim olan tek yasadır.

Eğer tevhide olan inanç bulunmazsa varlık âlemi şimdi olduğu şekliyle varlık âlemine gelemezdi. Yani ne yıldızlar, ne dağlar ve ne de hiçbir şey şu anda olduğu gibi var olamazdı. Tevhidî dünya görüşünde varlık, hayat ve düzen birbirlerini tamamlayacak bir şekilde bir araya gelir ve böylece insan hayatına ihtiyacı olan anlamı katarlar. Tevhidî dünya görüşüne göre Allah (c.c.) tarafından yaratılan kâinat yine O’nun tarafından inayet ve maişet esasına göre idare edilir. Şayet Allah (c.c.) bir anlığına bile inayetini ve kontrolünü ve idaresini bu varlık âleminin üzerinden kaldırırsa aniden var olan her şey yokluğa mahkûm olur. Açıktır ki tevhid inancının sonucu bir çeşit birlik ve vahdettir. Ve insan yaratılış icabı topluluklar halinde yaşayan tek varlıktır. Çünkü insanın bazı potansiyellerinin açığa çıkabilmesi için de topluluk halinde yaşaması gerekir. İnsanın toplumsal yaşamı tekâmüle yönelmiştir ve insan toplumsal yaşamı içerisinde maddî ve manevî olarak tekâmül ettikçe tevhide olan inancı da gittikçe artacaktır. Zira bu tekâmülü mümkün kılan şey gene insanın fıtri olan tevhid inancıdır.

Eğer bit toplum tamamen peygamberlerden meydana gelmiş olsaydı orda asla hiçbir ayrılık ve ihtilaf meydana gelmezdi. Kur’an-ı Kerim’in de söylediği gibi peygamberler arasında herhangi bir ayrılık bulunmamaktadır. Varlık âleminde var olan birlik kolayca müşahede edilebilecek durumdadır ve bütün varlık âlemi de tek bir kanunun altında ortak bir hedefe doğru ilerlemektedir. Varlık âleminde bulunan bu düzen, tedbir ve birlik insan bedeninde de aynı şekilde bulunmaktadır. İnsan beyninde bulunan en karmaşık hücrelerden tutun da en basit bir canlı organizmada bulunan hücrelere kadar her yerde bu birlik, düzen ve tedbiri görmek mümkündür. Bu hücreler dikkatlice incelenirse bunların kendi içlerindeki faaliyetlerinde birbiriyle çelişecek hiçbir faaliyetin olmadığı görülür. Buna ilave olarak bu hücrelerin çalışmalarının da tamamen tek bir ruh ve birliğin kontrolü altında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hatta bütün bu canlı organizmaların fonksiyonlarını bir hiyerarşi içerisinde yerine getirdikleri gözlenmektedir. Bu da varlık âlemine hâkim olan birlik ve düzene işaret etmektedir. Zira bu kadar muazzam ve karmaşık süreçlerin kör tesadüfün insafına terk edilmesi mümkün değildir. Canlılar âleminde gözlemlenen bu süreçlerde bütün hücrelerin parçası oldukları bütünle tam bir uyum içerisinde hareket ettikleri görülecektir. Zira bunların canlı kalmalarının başka bir yolu bulunmamaktadır. Mükemmel bir düzene tabi olarak bu canlı organizmalar amaçları doğrultusunda bu tek ruh ve kanunun rehberliğinde hareket etmektedirler. Sanki bir anlık bir ihmalin bile onların yokluğuyla sonuçlanacağını biliyorlarmış gibi hiç aksatmadan bütünle uyumlu bir şekilde hareket ederler.

Tevhidî dünya görüşüne göre bu düzen, birlik ve vahdetin insan topluluklarına da hâkim olması gerekir. Bu dünya görüşüne göre varlık âlemine hâkim olan bu birlik ve düzene aykırı olan her şey er ya da geç ortadan kalkacak ve toplumlar nihayetinde bu birlik ve vahdetin hâkimiyeti altına gireceklerdir. Zira aksi durum telafisi imkânsız olan elem verici sonuçlara sebebiyet verecektir.

Bu anlayışı kabul edenlere göre dünya ve ahiret aslında tek bir dünyadır. Yani insanlar eylemlerde bulunurken bu her iki âlemi de göz önünde bulundurarak davranırlar. Böylece insanlar kişisel çıkarlarının ötesine geçerek herkes için iyi olan davranışlarda bulunurlar. İşte bu anlamda böyle insanların yaptıkları her şey birer ibadete dönüşür. Çünkü tevhidî dünya görüşüne göre bu âlemde yapılan davranışlar ancak ahretteki sonuçları da göz önünde bulundurularak yapılır ve ameller de ancak bu sonuçlar ışığında anlam kazanırlar. Dünyaya bu şekilde bakan insanların uykusu bile ibadettir.

Tevhidi dünya görüşüne göre toplum aslında tek bir kaynaktan beslenen tek bir ümmettir. Böyle bir toplumun bütün bireyleri aynı kaynaktan yönlendirilir ve hidayete çağrılırlar. Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle “İşte bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve Rabbiniz de tektir. Şu halde O’na ibadet ediniz.’ Tevhidî dünya görüşü insanların kalbine ve aklına dürüstlük, sadakat ve iffeti yerleştirirken bencillik ve kindarlığı da onlardan temizler. Böylece insanlar birbirlerinin aynası ve tamamlayıcısı haline gelirler. Tevhidî dünya görüşü ne toplumu bireye ne de bireyi topluma feda etmez. Aksine bu ikisini anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde göz önünde bulundurur. Tevhidî sosyal düzende asıl olan birliktir. Böyle bir yaşamın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim daima insanları değerler etrafında birleşmeye ve birlik oluşturmaya davet eder. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde Müslümanlardan Allah Teâlâ’nın ipine sımsıkı sarılmaları istenmiş ve ayrılıklar şiddetli bir şekilde yerilmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’e göre gönderilen bütün peygamberlerin temel amacı insanlardan değerler etrafında birleşmiş tek bir ümmet meydana getirebilmekti. Bu esaslar ışığında İslâmî toplumsal yaşamın asıl özelliğinin değerler etrafında birleşmiş tek bir ümmet oluşturmak olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu şekilde bunun Allah (c.c.)’ın en çok istediği şey olduğu ve varlık âleminin de bu esasa göre yaratıldığı vurgulanmış olmaktadır.

Kur’an-ı Kerim Âl-i İmran sûresinin yüz üçüncü ayetinde Müslümanların hep birlikte Allah’(c.c.)’ın ipine sımsıkı sarılmaları buyrularak ayrılığa düşmekten uzak durmaları istenmiştir.

Bu ayet de İslâmî bir toplumsal yaşamın temel dinamiğinin Allah Teâlâ’nın ipi etrafında bir araya gelmek olduğunu göstermektedir. Kur’an-ı Kerim ihtilaf ve ayrılığa düşmenin sebebi olarak doğru yoldan ayrılmayı göstermiştir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde Cenâb-ı Allah insanları kendi doğru yoluna uymaya çağırmış ve ayrılık ve ihtilafa sebep olan yanlış yollara sapmaktan insanlar men edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’e baştan sonra hâkim olan anlayış, Müslümanlar arasında ayrılık ve anlaşmazlıkların ortaya çıkmaması yönündedir. Kur’an-ı Kerim ısrar ve şiddetle vahdet ve birliği tavsiye ederken aynı kararlılık ve şiddetle de Müslümanlar tefrika ve ayrılıktan men edilmişlerdir. Kur’an-ı Kerim Müslümanları kendilerinden gelip geçmiş ümmetlerin ahvalini araştırmaya teşvik ederek onlar gibi tefrika ve ayrılığa düşmenin vahim sonuçlarını öğrenmelerini sağlamıştır. Bu sayede olsa gerek tarih ilmi Müslümanlar arasında çok gelişmiş ve kendilerinden önceki ümmetlerin hallerini araştırarak tefrika ve ayrılığın bu ümmetlere getirdiği zillet ve aşağılanmayı görebilmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim gibi Hz Peygamber (s.a.v.) de ömrünün sonuna kadar Müslümanları ayrılığa düşmemeleri konusunda uyarmayı asla ihmal etmemiştir. Hz Peygamber (s.a.v.) Müslümanları özellikle kendisinden sonra çıkabilecek ihtilaflar konusunda Müslümanları sürekli uyarıyordu. Böyle durumların vaki olması durumunda Müslümanlara hangi yolları takip ederek felaha erişecekleri konusunda da irşat ediyordu. Ümmetin birlik ve vahdeti o kadar önemliydi ki Hz Peygamber (s.a.v.) Müslümanlar arasındaki ihtilaflardan meydana gelebilecek zararları kâfirlerin saldırıları sonucu meydana gelebilecek zararlardan daha tehlikeli görüyordu.

Yine tefrika ve ayrılığın sebep olabileceği tehlikelerden dolayı Hz Ali (r.a.) hilafete kendisini daha hak sahibi gördüğü halde sırf ümmetin birliğine zarar gelmesin diye susmayı tercih etmiştir. Aynı sebepten dolayı da Hz Hasan (r.a.), Muaviye karşısında hilafete çok daha hak sahibi ve layık olduğu halde Müslümanlar arasında daha çok ayrılık ve kan dökülmesin diye Muaviye ile barış anlaşması yapmıştır. Çünkü çok açıktır ki ayrılık ve tefrikanın hâkim olduğu yerde ne Allah (c.c.) hâkim olabilir ne tevhit ne de ahlaki değerlere riayet edilebilir. İşte ayrılık ve anlaşmazlığın sonuçları bu kadar tehlikelidir. Ayrılık ve tefrikanın olduğu yerde sözü geçer akçe olan sadece şeytandır. Ve Kur’an-ı Kerim’in açık ifadeleriyle şeytan da insan için apaçık bir düşmandan başka bir şey değildir. Şeytanî bir düzenin insanın maddî ve manevî tekâmülüne hizmet edebilmesi mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerima göre ayrılık ve ihtilaf zamanlarında Müslümanların görevleri oldukça ağırdır. Âl-i İmran sûresinin son ayetine göre Müslümanlar böyle zamanlarda sabır etmek, sebat göstermek, cihat için hazırlık yapmak ve uyanık bulunmak zorundadırlar. Böyle durumlarda ancak Allah (c.c.)’tan korkularak hareket edilirse başarılı olunabileceği Kur’an-ı Kerim’de çok açık bir şekilde beyan edilmiştir. Allâme Tabatabai bu ayetin tefsiri sadedinde oldukça önemli konulara değinmiştir. Mesela bu ayetteki sabrın hem ferdî sabrı hem de toplumsal sabrı kapsadığını doğru olarak belirtmiştir. Allâmeye göre ayrılık ve tefrika dönemlerinde Müslümanlar bu durumun önüne geçebilmek için gerekli olan bütün ferdi ve toplumsal hazırlıkları yapmak zorundadırlar. Zira toplumsal bir afet olan ayrılığın önüne bireysel çabalarla geçebilmek mümkün değildir. Böyle afetlerin önüne ancak bütün ferdî yetenek ve güçlerin bir araya geldiği toplumsal bir hamleyle geçilebilir. Bu tefsire göre Müslümanların toplumsal yükümlülüklerinin tam bir işbirliği ve anlayış içerisinde hareket etmek olduğu anlaşılmaktadır.

Bunlar gibi daha pek çok ayet ve rivayette de Müslümanlardan sahip oldukları birlik ve vahdeti korumaları istenmiştir. Zira varlık âleminden hâsıl olması gereken amaç ancak bu birlik sayesinde tahakkuk edebilir. Müslümanlar ancak tam bir dayanışma ve birlik sayesinde tefrika ve ayrılığın sebep olacağı tehlikelerden korunabilirler. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanları birlik ve vahdete davet eden pek çok ayetinde göze çarpan bir incelik bulunmaktadır ki bunun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. Öncelikle Müslümanların Hz Peygamber (s.a.v.) dönemindeki vahdet ve birliklerinin sebeplerinin neler olduğuna bakmak gerekir. Dikkatlice bakılırsa bunun öncelikle Hz Peygamberin Müslümanlara karşı şefkatli ve merhametli tutumundan ikinci olarak da Müslümanların Hz Peygamber (s.a.v.)’in emir ve tavsiyelerine hiç soru sormadan mutlak olarak uymalarından kaynaklandığı söylenebilir. Buradan hareketle Hz Peygamber (s.a.v.)’in irtihalinden sonra Müslümanların neden ayrılık ve tefrikaya düştükleri de görülebilir. Allâme Tabatabai’nin de Âl-i İmran sûresinin son ayetinin tefsirinde belirttiği gibi bu ayrılık Müslümanların kendi önderlerine uymamaktan dolayı meydana geldiği rahatlıkla söylenebilir.

Bildiğimiz gibi Hz Peygamber (s.a.v.)’den sonra Müslümanların siyasi önderlik konusunda ihtilaf etmiş ve bu ihtilaf Ensar ve Muhacirinin engin basiretleri sayesinde atlatılmıştı. Ancak daha sonra ortaya çıkan ihtilaflar büyük bir felakete dönüştü ve Müslümanlar birbirlerinin kanına girdiler. Sonunda Müslümanların yönetimi bu işe ehil olmayanların eline geçti ve onlar da yönetirken İslâm’ın yönetim için öngördüğü esaslara hiçbir şekilde uymadılar. İşte bu sonuç Müslümanların Kur’an-ı Kerim ve Sünnette belirtilen siyasî ilkelere uymamalarından ya da bu ilkeleri hayata geçirmede yeterince çaba göstermemiş olmalarından ileri gelmiştir. İslâm’ın ilk asrında meydana gelen bu siyasi ihtilaflar ne yazık ki daha sonraları bazı itikadî ayrılıkların da kaynağı haline gelmişlerdir. Oysa Ensar ve Muhacirin dönemlerine dikkatlice bakılırsa onların siyasî ihtilafları hiçbir şekilde itikadî ihtilaflarla karıştırmadıkları görülecektir. Ancak ilk İslâm nesli ahirete göç ettiğinde maalesef bu batıl inanç yani siyasi ihtilafları itikadî ihtilaflar olarak gören anlayış İslâm dünyasına hâkim olmaya başladı ve gayretli birkaç kişide bu vahim durumun önüne geçemediler.

Bugün Müslümanlar geçmişi bir tarafa bırakarak Kur’an-ı Kerim ve Sünnetin onları birliğe ve vahdete davet eden çağrısına kulak vermelidirler. Mezhebî ve tarihselleşmiş siyasî ihtilafları bir kenara bırakıp Kur’an-ı Kerim ve Sünnete başvurduklarında Allah (c.c.)’ın onları kendi ipi etrafında birliğe çağıran sesini duyabileceklerdir. Atılması gereken ilk adım siyasî olanla itikadî olanı birbirinden ayırmaktır. Bu yapıldığında pek çok sorun da kendiliğinden çözülmüş olacaktır. Böylece siyasî olaylar ve ihtilaflar rahatlıkla tarihselleşebilecek ve Müslümanlar artan asırlık siyasî ihtilafların gölgesinde yaşamaktan kurtuluş olacaklardır. Kökü kesinlikle İslâm’da değil de İslâm öncesi kültür ve inançlarda olan siyasî olanla itikadî olanın birliği Müslümanlar tarihi açıdan bir kronolojiye sahip olamamış ve binden fazla yıl önce meydana gelmiş olayları sanki bugün meydana gelmiş gibi tasavvur edip tekrarlayabilmektedirler. Bu önemli adımın atılabilmesi için de Müslümanların Hz Peygamber (s.a.v.) ve O’ndan sonraki neslin bu konulardaki tavrının çok iyi incelemelidirler. Hz Ali (r.a.)’nin kendisiyle savaşan Müslümanlar hakkında söylediği sözler de sahabe neslinin ve özellikle de imam Ali’nin (r.a.) siyasî olanla itikadî olan ihtilafı birbirinden güzelce ayırdıklarını göstermektedir. Bugün Müslümanlara yakışan da bu neslin anlayışıyla dine yönelmek ve Allah (c.c.)’ın ipi etrafında sımsıkı bir şekilde bir araya gelmektir.

Tefrika Hastalığından Kurtulmanın Yolu

Dinde tefrika olmamasının yolunu Kur’an-ı Kerim açıkça şöyle gösteriyor:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (sizden olan yöneticilerinize) de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün. (çözümü onların hükümlerinde arayın) Şayet Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsanız..[192]

Tefrikanın bir toplum için ne kadar büyük bir felaket olduğunu milli şairimizMehmet Akif aşağıdaki mısralarında ne güzel dile getiriyor:

‘Girmeden tefrika bir millet parçalanamaz,

Cihan yıkılsa emin olun bu cephe yıkılmaz.’

Tefrika hastalığına yakalanmamak ve yakalanmış ise kurtulmak için yukarıdaki ayette bildirildiği gibi ‘iman edenlerin tefrikaya düşmemeleri ve topluca Allah’ın ipine sarılmaları yani Kur’an talimatlarını noksansız yerine getirmeleri Müslümanlar arasında ihtilaf çıktığında derhal bunu İslâm’ın hakemliğine götürmeleri’ gerekir.

Cenâb-ı Hak’tan dua ve niyazımız odur ki, bütün Müslümanları, her dönemde ve dünyanın bütün coğrafyalarında, birlik ve beraberlikten uzaklaştırmasın ve İslâm toplumuna en büyük zararı veren tefrika hastalığına düşürmesin, bu hastalığa yakalananları da en kısa zamanda kurtarsın.

[174] Bakara sûresi, 2/50.

[175] Duhan sûresi, 44/4.

[176] Taha sûresi, 20/4.

[177] Talak sûresi, 65/2.

[178] İsra sûresi, 17/106.

[179] Bakara sûresi, 2/285.

[180] Nisa sûresi, 4/150.

[181] Nahl sûresi, 16/35.

[182] Kıyame sûresi, 75/28.

[183] Enfal sûresi, 8/29.

[184] Enfal sûresi, 8/41.

[185] Furkan sûresi, 25/1.

[186] Bakara sûresi, 2/53.

[187] Âl-i İmran sûresi, 3/103.

[188] Âl-i İmran sûresi, 3/105.

[189] Rum sûresi, 30/30-32.

[190] Âl-i İmran sûresi, 3/19.

[191] En’am sûresi, 6/153.

[192] Nisa sûresi, 4/59.