التخلف عن القتال
Mücahid kardeşleriyle birlikte savaşa katılması gerektiği halde katılmayan Müslümanlar, bu büyük ve önemli görevi yerine getirmemekle çok büyük bir günah işlemektedirler. Savaşa katılmamak, bunun için cihadı engelleyen ve tedavi edilmesi gereken en büyük hastalıklardandır. Bir Müslüman’ın savaşa katılmaması yalnızca kendisini ilgilendiren bir husus olmayıp bütün Müslümanları, İslâm devletini, ordusunu ve savaşın maddî anlamda kazanılıp kazanılmaması, davetin ilgili yerlere ulaşıp ulaşmaması bakımından birçok insanı ve hatta gelecek nesilleri bile ilgilendirmektedir.
Bu konuda Cenâb-ı Hakk’ın sözüne bakalım:
Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inananlar; mallarıyla, canlarıyla, cihad etmek(ten geri kalmaları) için senden izin istemezler. Allah Teâlâ, korunanları bilir. Ancak Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar, (geri kalmak için) Senden izin isterler. Eğer (cihada) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah Teâlâ, onların davranışlarından hoşlanmadığı için onları durdurdu: ‘Oturan (kadın ve çocuk)larla beraber oturun!’ denildi. Sizin içinizde (sefere) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı. Sizi birbirinize düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı, içinizde de onlara kulak verenler vardı. Allah Teâlâ zalimleri bilir. (Onlar) Önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler. Nihayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allah Teâlâ’nın emri galebe çaldı. İçlerinden öylesi var ki: ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme’ der. İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır. Sana bir iyilik ulaşsa (bu), onların hoşuna gitmez ve eğer sana bir kötülük ulaşsa: Biz önceden (sefere katılmamakla) başımızın çaresine bakmışız’ derler, sevinerek döner (gider)ler. De ki: ‘Allah Teâlâ, bizim için ne yazmış (ne takdir etmiş) ise ancak o, bize ulaşır, bizim sahibimiz O’dur. İnananlar Allah Teâlâ’ya dayansınlar.’ De ki: ‘Bize yalnız iki iyilikten (ya gazilik veya şehitlikten) birini gözetmiyor musunuz? Ama biz, Allah Teâlâ’nın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle bir azap ulaştırmasını gözetiyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber gözetenleriz.” [222]
Bu âyetlerde gerçek müminlerle şüphe içinde bocalayanların güç şartlar karşısındaki davranışlarının tablosu çizilmektedir. Allah Teâlâ’ya ve âhirete gerçekten inananlar, mallarıyla, canlarıyla Allah Teâlâ uğrunda savaşmaktan geri kalmaz, savaştan kaçmak için izin almazlar. Fakat Allah Teâlâ’ya ve âhirete inanmayıp şüphe içinde bocalayanlar, savaştan kaçmak için izin isterler.
Eğer onlar gerçekten savaşa katılmak isteselerdi, bunun için vaktiyle hazırlık yaparlardı. Hiçbir hazırlık yapmamışlardır. Esasen Allah Teâlâ da onların sefere katılmalarını istemediği için onları geri bıraktırmıştır.
İnbi’âs, bir işe atılmak, tesbît: ise bir şeyden alıkoymak, geri bırakmaktır. Allah Teâlâ’nın, münafıkları savaştan geri bırakması, İlâhî kanunlar gereği, onların yüreklerinde uyanan isteksizliğin ağır basması demektir Allah Teâlâ’nın yasalarının işlemesiyle uyanan bu isteksizlik, tabii olarak Allah Teâlâ’ya mal edilmiş, Allah Teâlâ onları geri bıraktı denmiştir. Çünkü her iş O’nun yasalarının çalışmasıyla olur. O halde işin gerçek faili Allah Teâlâ’dır. Bunlar katılmak istemeyince, bunun için hiçbir çaba harcamayınca içlerinde savaşa katılmama arzusu kuvvetlenmiş, böylece geri kalmışlardır. Geri kalmaları da, savaşa katılmaları da Allah Teâlâ’nın içlerinde uyandırdığı dâiyeler (etkenler sebebiyle olur. Ama onlar çaba harcamadıklarından, Allah Teâlâ’nın kanunları savaşa katılmamaları yönünde çalışmış ve onlar geri kalmışlardır.
Geri kalmakla onlara: “Oturanlarla beraber oturunuz!” denmiştir. Korkup da savaşa katılmayanlar, her yerde böyle kınanır. Müslümanlar, bu sefere katılmayanların ya yüzlerine karşı ve kendi aralarında: ‘Haydi kadınlar gibi oturun bakalım’ demiş olmalıdırlar ki ayette, onların böyle söylenerek kınandığı ve bu sözü de hak ettikleri belirtilmektedir.
Allah Teâlâ’nın, onların sefere katılmalarını hoş görmemesi, samimi insan olmadıklarından dolayıdır. İslâm’a yardım için gönülden savaşmak istemediklerinden Allah Teâlâ, böyle isteksizlerin sefere katılmasını hoş görmemiştir. Çünkü bu adamların işi gücü gösteriş yapmak, arayı katmaktır. Eğer katılsalardı, Müslümanların arasını bozmaktan, aralarına fitne sokmaya çalışmaktan başka yararları olmazdı. ‘Sizin içinizde de onları dinleyenler vardır’ cümlesi, Müslümanların içinde onların sözlerini dinleyen, dediklerine inanıp uyan kimseler bulunduğunu gösterir. Onların yalan sözlerine inananlar da olunca sonunda müminlerin arası bozulur. Öyle ise bu gibi bozguncuların, mücahitler arasına katılmamaları daha uygundur.
48. Ayette, onlar daha önce de her fırsatta fitne çıkarmak, işleri ters çevirmek istemişler, Peygamber (s.a.v.)’in ve ashabının yenilip, kendilerinin iş başına geçmelerini arzu etmişler, bunun için entrikalar çevirmişler ama gerçek yerini bulmuş, onların istememesine rağmen Allah Teâlâ’nın buyruğu üstün gelmiştir.
49. Ayette, bunlardan kimi de: ‘Bana izin ver de beni fitneye düşürme (beni sıkıntıya sokma)!’ demiştir. Bu ayetin tefsirinde birkaç görüş ileri sürülmüştür: Birine göre ‘Bana izin vermemekle beni günaha düşürme, çünkü Senden izinsiz geride kalırsam günahkâr olurum’ demektir. Eğer ayet bu anlamda ise bu sözü söyleyen kişi, ya alay tarzında veya inanarak böyle söylemiştir. Yahut cümlenin anlamı: ‘Bana izin ver, şu sıcak zamanda beni mahvetme’, yahut ‘Beni fitneye düşürme, seninle çıkarsam perişan olurum, sıcağa dayanamam, beni sıkıntıya sokma’ demektir. Fitne’nin temel anlamı baskı olduğundan, ayet için ‘Bana izin ver, beni sıkıntıya düşürme’ anlamı daha uygundur. Zaten bu seferin de zor şartlar içinde yapılmış güç bir sefer olduğu düşünülürse bu anlamın uygunluğu ortaya çıkar.
Ayette, seferden kaçmak isteyenlerin, bu davranışları yüzünden zaten fitneye (sıkıntı içine) düştükleri ve cehennemin onları kuşattığı bildiriliyor. Çünkü cehennem azabına dönen hareketleri kendilerini sarıp durmaktadır, ama onlar bunun farkında değillerdir.
50. Ayette, şimdi bu savaşa katılmayanlar, Allah Elçisinin zaferini istemezler. Eğer Allah’ın Elçisine bir iyilik, bir zafer ulaşırsa buna bozulurlar. Eğer Allah Teâlâ’nın Elçisi ve arkadaşları bir felâkete, yenilgiye uğrarsa, kendileri: ‘Biz vaktiyle tedbirimizi aldık, akıllı ve ihtiyatlı davrandık’ diye sevinirler.
51. Ayette Allah Elçisine, Allah Teâlâ’nın takdirinden başka hiçbir şeyin olmayacağını söylemesi, müminlerin Allah Teâlâ’ya dayanmaları emrediliyor. Kâinatta Allah Teâlâ’nın dilemediği şey olmaz. Allah Teâlâ insanın bütün hayat safhalarını bilir. İnsanın hayatı, Allah Teâlâ’nın ezelde belirlediği programa göre cereyan eder. İnsan tedbirini alır, elinden geleni yapar ama Allah Teâlâ’nın takdir ettiği şeyi de kimse önleyemez. Allah Teâlâ insan için ne takdir etmişse o olur. Falan zamanda ölmesi mukadderse insan ölür, yaşaması mukadderse yaşar. Allah Teâlâ dilerse insanı zafere ulaştırır, dilerse yenilgiye uğratır.
İnsan tedbirini alır, gerisi Allah Teâlâ’nın elindedir. Savaştan kaçmak, kurtuluş çaresi değildir. Aksine insanın zillet içinde ölmesine sebep olur. Bazen savaş, şerefle yaşamanın gereklerindendir.
Müslümanlar saldırmak için değil, onurlarını korumak için savaşa gidiyorlardı. Ötede büyük bir maddî kuvvetin Müslümanları imha etmek, yurtlarını çiğnemek için toplandığı haber alınmıştı. Bunları oturup beklemek, bile bile şerefsizliği kabul etmek olurdu. Bunun için Allah’ın Elçisi, kendisine inananların hepsini savaşa çağırmıştı. Allah Teâlâ’ya dayanıp yürümek gerekiyordu. İnananlara yakışan da ancak bu davranış idi.
52. Ayette Allah Elçisine, Müslümanların zaferini değil, felâketini isteyenleri uyarması emrediliyor. Onlara söyle: Siz, bizim ancak iki iyilikten birine uğramamızı bekleyebilirsiniz. Ya şehit olur veya zaferle döneriz. Zaferle dönmek de bizim için iyiliktir, şehit olmak da en yüce rütbedir. Ama biz, sizin ya bizzat Allah Teâlâ’nın kendi azabına veya bizim elimizle vereceği azaba uğramanızı bekleriz. Bu hareketleriniz böyle devam ederse cezasız kalmaz.
Bu ayetler, münafıklara ihtardır. Böyle olumsuz, yıkıcı tutumlarına devam ettikleri takdirde kendilerinin cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Artık münafıkların güçlerinin kırıldığını göstermektedir. Çünkü ilk devirlerde münafıkların liderleri, Medine toplumuna etkili insanlardı. Şimdi artık cezalandırılacak kadar güçlerinin azaldığı anlaşılmaktadır.
Daha önce inen surelerde (Münafikun ve Haşr sûreleri), münafıkların kaba, mağrur davranışları anlatılmış iken Medine devrinin sonlarında inen bu surede onların, sinsice, haince hareketlerini riyakârlıkla, yalanlarla örtbas etmeye çalıştıkları anlatılmaktadır. Yani davranışları, kibir ve gururdan yaltaklanmaya inmiştir. Buna sebep artık güçlerinin kırılmış olmasıdır. [223]
“Allah Teâlâ’nın Elçisinin arkasından oturmakla sevindiler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar: ‘Sıcakta sefere çıkmayın.’ dediler. De ki: ‘Cehennemin ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı!” [224]
Ayette Allah’ın Elçisiyle beraber sefere çıkmayıp geri kalan veya ona aykırı davranarak sefere çıkmayan ve bu davranışıyla sevinip övünen kimselerin, dünya sıcağından çok daha fazla olan cehennem ateşine düşecekleri belirtilmektedir. Sıcağı bahane ederek sefere katılmayanlar, bu sıcaktan çok daha fazla sıcak olan cehennem ateşiyle uyarılmaktadırlar. Demek ki gerekli olduğu zaman her hal ve kârda sefere katılmak lâzımdır. Cihattan kaçmak, cehennem ateşine sebep olur.
Bu ayetlerde gerçek müminlerle, kuşku içinde bocalayanların, güç şartlar karşısındaki davranışları çizilmektedir. Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla Allah Teâlâ yolunda savaşmaktan geri kalmaz, kaçmak için bahane aramaz, izin almazlar. Fakat Allah Teâlâ’ya ve âhirete inanmayıp kuşku içinde bocalayanlar, savaştan kaçmak için bahaneler uydurup izin alırlar.
[222] Tevbe sûresi, 9/44-52.
[223] Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş.
[224] Tevbe sûresi, 9/81.