بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / الأرشيف — محتوى قديم / البدعة
الأرشيف — محتوى قديم

البدعة

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

Bid’at, ‘ibda’ kökünden türemiştir. İbda’, önceden yapılmış bir şeyi örnek almaksızın ilk olarak yapma ve icat etme demektir.

Allah (c.c.) kendisine ‘Bediu’s-Semâvâti ve’l-ard’ yani gökleri ve yeri örneksiz olarak ilk icat eden, yaratan demektir. Bu, Allah’ın güzel isimlerinden bir tanesidir. (Bakara sûresi, 2/117; En’âm sûresi, 6/101.)

Buna göre Bid’at, sözlükte, daha önceden bir benzeri olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen şey (muhdes) demektir.

İslâm literatüründe bid’at, İslâm’a karşıt olması nedeniyle, onunla ters düşen ve onda bir fazlalık ya da noksanlığa neden olan şeydir.

Bid’at, Sünnet’in zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Allah (c.c.) Resûlünün (s.a.v.) açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahabeden sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmalardır. Yani dinde olmayan şeylerin daha sonra dinin bir hükmü gibi dine sokulmasıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

“(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.” (Müslim, Nesâi, Ebu Davud.)

“Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, infakını, şahitliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” (İbn-i Mâce.)

Bu kadar tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda müslümanların doğal olarak duyarlı olmaları gerekirdi. Kişiyi dinin dışına çıkaracak hangi fiil veya davranış bid’at kapsamına girmektedir? Bid’atın iyisi (Bid’at-ı hasene) veya kötüsü (Bid’at-ı seyyie) var mıdır? Yoksa hepsi kötü ve İslâm dışı mıdır?

Doğrusu bütün bu soruların detayları konusunda İslâm alimleri arasında tam bir söz birliği yoktur. Ortak olan kesin görüş şudur ki, Allah (c.c.) kendi dini olan İslâm’ı, peygamberinin tebliği ile insanlara tam olarak ulaştırmıştır. (Mâide sûresi, 5/3.)

Hz. Muhammed (s.a.v.) yaşayarak, konuşarak ve uygulayarak İslâm’ın bütün kurallarını ortaya koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdahele hakkı, onu eksiltme veya ona bir şey ekleme hakkı yoktur. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından yapılan ictihat (fetva verme) ise, dine ekleme değil, dini hükümleri sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve hadis ışığında çözüm bulma gayretidir.

Peygamber (s.a.v.)’in bu konudaki hadisi unutulmamalıdır:

“Kim benden sonra terk edilmiş bir sünnetimi ihya ederse, onunla amel eden her kesin sevabı kadar o kimseye sevap verilir, hem de onların sevabından hiçbir şey eksilmeden. Kim de Allah ve Resûlünün rızasına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’atı icat ederse, onunla amel edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir, hem de onların günahlarından hiç bir şey eksilmeden.” (İbn-i Mâce, Tirmizî.)

Bid’at, Dinde temeli olmayan inançları ve ibadet şekillerini İslâmî bir kılıfla İslâm’a yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslâm’a mal etmektir. Bunları yapanlar, yaptıkları işin dine aykırı olduğunu bile kabul etmezler. Bundan dolayı Süfyanı Sevrî ve daha başka alimler şöyle demişlerdir:

“Bid’at, İblis için masiyetten (günah işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz, halbuki kişi günahından dolayı tevbe edebilir. Bid’atin tevbesi olmaz sözünün manası şudur: Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) ortaya koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterilir. O yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı; kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir fiil olduğunu kabul etmesi, ya da tevbeyi gerektirecek denli vacip veya müstehap bir dinî emri terk ettiğini bilmesidir. Bir kişi kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe tevbeye ihtiyaç duymaz.

Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın hidayeti göstermesi ile mümkündür. Bu da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile gerçekleşebilir. “Bildiği ile amel edene Allah (cc) bilmediği şeyleri de öğretir”.

Rabbimiz (cc) şöyle buyurmaktadır;

“Doğru yolu bulanların ise Allah hidayetlerini arttırmış ve onlara takvalarını (Allah’tan korkup sakınmalarını)vermiştir.” (Muhammed sûresi, 47/17.)

Duyu organları ile ulaşılamayan, hesap ile anlaşılamayan şeylerde akıl yürütmek ve aklın yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu hastalığa sürükler. Her müslümanın itikat (inançlar) konusunda Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat denilen Maturidi veya Eş’ari mezheplerinden birine tabi olması gerekir. Bu iki İmam’dan birisini taklid etmek, insanı bu hastalıktan kurtarır. Çünkü Ehl-i sünnet alimleri, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur’an-ı kerim’e ve Hadis-i şeriflere uymuşlar, akıllarını yalnızca bu iki kaynağı arayıp bulmakta ve anlamakta kullanmışlardır. Ashâb-ı kiram’dan aldıkları ve kaynağı Peygamber (s.a.v.)’e dayanan bilgileri kitaplarına yazmışlardır.

Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ve bugüne kadar kesintisiz olarak gelmiş bulunan bir şeye inanmayan veya şüphe eden kâfir olur. Açık olarak bildirilmemiş, şüpheli olan konulara yanlış yorumlar yaparak anlam vermek bid’at olur.

Bid’at kavramının kendisi gibi, ‘güzel bid’at’, ‘kötü bid’at’ tanımları da çok net değildir. Hangi inanış, hangi amel ve adet bid’att2r, hangisi güzeldir, hangisi kötüdür? Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir. Bid’at’ın sınırlarını kim ve nasıl çizecektir? Tarihte ve günümüzde hemen hemen her grup müslüman kendi düşündüğünü ve yaptığını doğru, diğerlerini yanlış görmektedir. Herkes görüşlerini ve eylemlerini Kur’an ve sünnete dayandırma iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kabul etmez.

Onun için bu konuda dikkatli olmak ve her şeye bilmeden ‘bid’at’ demek, ya da o şey bid’at ise onu da İslâm’dan saymak yanlışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaşayıp tebliğ ettiği dini iyi bilirsek, bid’atleri daha iyi tanıyabiliriz. Peygamberimizden sonra ortaya çıkan bütün fikirlere, icatlara, kurumlara, yani her şeye kavram olarak bid’at demek yanlış olacağı gibi, din kılıfı geçirilmiş şeyleri de kabul etmek mümkün değildir.

İslâmî olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar Din’den olmadığı halde dine sokulan bid’at ve hürafelerdir. Her bir bid’at, müslümanın hayatından bir sünneti alıp götürür. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat olarak yaşayanlar bid’adlerin tuzağına düşmezler. (İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.)