الاشتغال بالعبث
Abesle iştigal; insanın vaktini boş işlerle geçirmesi; kendi bedenine, zihnine, gönlüne faydası olmayan saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz meşgalelerle uğraşmasıdır. Nefsin arzu ettiği bu durum hayatı başıboş, gayesiz yaşamayı öngörmektedir.
Abesle iştigal, sorumluluk bilinci olmayan, vaktin değerini bilmeyen, ahiret kaygısı gütmeyen insanların genel özellikleri arasındadır. Abesle iştigal içerisinde olan insanı dinimiz kınamaktadır. Allah Teala ayeti kerimelerde müminleri, boş ve yararsız işlerden uzak duran, dünyaya gönderilmelerindeki amacın başıboş, abesle iştigal eden bir durumda olmadığının bilincinde olan insanlar olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Kur’an-ı Kerim buyuruyor: “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir, Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler, Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” [1]
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” [2]
“Biz, gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.” [3]
“Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların senin için yapacakları) çardaklardan evler (kovanlar) edin, sonra meyve (ve çiçeklerin) her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından (ağızlarından) renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır." [4]
Çiçekler tıpkı insanlar gibidir. Kimisi, göz alıcı bir güzelliğe sahip, yani gösterişli; kimisi ise sade bir güzelliğin sahibi, yani gösterişsizdir. Arılar dolaşmaz gösterişsiz çiçeklerin peşinde. Daha doğrusu gösterişsiz çiçekleri dolaşmak arıların görevleri değildir. Bir başka deyişle arılar gösterişsiz çiçekleri dolaşırlarsa, kendileri açısından boşuna dolaşmış olurlar. Çünkü bu tür çiçekler, arılar için verimsiz araziler gibidir. Oysa görevi bal yapmaktır, arının. Bu nedenle boşa dolaşmak yakışmaz, bal arısına. Öyle ya ona yaylım yolları öğretilmemiş ve nasıl bal yapacağı ilham edilmemiş midir? O, bir kul hem de iyi ve faydalı bir kul olarak hiç abesle uğraşır mı? Veya abesle uğraşmak yakışır mı kul olana? Herkes görevini ihmal eder ve abesle uğraşırsa, bu dünyanın hali ne olur? İşte arıların abesle uğraşmayışı bu nedenledir. Kendisine nice nimetler verilen insanın hiç başıboş, abesle iştigal etmesi beklenir mi?
Bugün dünyada Müslümanı abesle iştigal ettiren pek çok alan bulunmaktadır. Müslümanlar bunlarla uğraşmaktan asıl ilgilenmeleri gereken işlerle ilgilenmemektedirler. Özellikle futbol sektörü, medya sektörü boş işlerle ilgilenme, boş işleri konuşma konusunda çok ciddi gündem oluşturmaktadır.
İnsanlar, gerek boş işlerde gerekse de lüzumlu işlerde bir yarış ve telaş içerisindedir. Çünkü bu yaratılış meselesidir; Cenâb-ı Allah insanoğlunu doğal olarak birbiriyle yarışmaya eğilimli yaratmış, "en güzel bir biçimde" [5] yarattığı insanın nefsine, en güzel biçimde yaratılışın bir unsuru olarak, bu hissi de yerleştirmiştir. "Bu nefsin şerefinden ve uluvvi himmetinden neş'et eder." [6]
İnsanlar bu özelliğin bir ortaya çıkışı olarak sürekli birbirleriyle yarışırlar. Fakat Cenâb-ı Allah, bu özelliği insana, birbirleriyle boş işlerde, oyun ve eğlencelerde, sefahatte, israfta, modada, günahlarda, isyanda yarışsınlar; hırslarını tatmin etmek için birbirlerine gayr-i meşrû hileler, oyunlar, desîseler yapıp çelmeler takarak hasetle düşman olsunlar diye vermemiştir. Bütün bu ve benzeri şeyler, özelliğin yanlış yönlendirilmesinin sonucudur. Bunlar, suyu, anlamsız bir şekilde ve boşa gidecek bir gayretle, verimli topraklar yerine, çöle akıtmaya benzer. İnsanoğlunun fıtraten taşıdığı her bir özelliğin hikmeti vardır: İnsanı ‘insan-ı kâmil’ olmaya götürecek yolda, gerektiği zaman ve zeminlerde kullanmak... Bu da, onları Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği ve çizdiği düzen içinde, kullanıp verimli topraklara akıtmaktır: "Toprağı verimli güzel memleket müminler gibidir, onun nebatı, Rabbinin izniyle bol çıkar. Fena memleketin ise bitkisi çıkmaz, çıkanda bir şeye yaramaz. (kâfirler ve münâfıklar gibi.)" Allah Teala Kur'an-ı Kerim'inde, Cuma günü Cuma saatinde ezan okunduktan sonra Allah'ın zikrine koşmanın, farz olan Cuma namazını eda etmenin, boş sözlerle, boş işlerle ve ticaretle uğraşmaktan daha hayırlı olacağını söylüyor ve bu saatte "Her şeyi bırakın, Allah'ın zikrine koşun" buyuruyor. Cuma vakti geçtikten sonra ise "Yeryüzüne dağılın ve helal rızık için çalışın." [7] buyuruyor.
Abesle iştigal eden insanın pek çok sapkın fikir içinde olduğu görülmektedir. Örneğin, ahireti inkâr etmek, yok saymak, insanın başıboş yaratıldığını iddia etmek... Bunu yaptığı takdirde Cenabı Hakk'a -hâşâ- eksik ve geçersiz bir iş (tabiri caiz ise, kadük bir proje) isnat etmiş oluruz. O ise Sübhan’dır; sanatı bâtıl üzerine inşa edilmemiştir ve O (c.c.)'ndan abes bir şey sadır olmaz. Zaten O'nun isim ve sıfatlarının ahirete bakan bir yönü olduğu gibi, sırf ölümden sonra yeniden dirilmeyi ‘bâ'sü bâde'l mevti’ ve âhiretteki nihai hayatı ilgilendirenleri de vardır. Âhireti yok saymanın, bu isimleri konusuz ve sonuçsuz bırakmak itibariyle inkâr etmekle aynı şey olduğu ve bunun da küfürden başka bir anlama gelemeyeceği ortadadır.
Cenabı Hakk'ı tevhid ve tenzihe dayanan sahih itikat, O'nun işlerinin hikmete tamamen uygun, kusursuz ve mükemmel olduğunu kabul eder; asla bâtıl, yanlış, eksik ve sonuçsuz olamayacağı inancını kapsar. Bu, aynı zamanda, varlığın, mükemmel ve kusursuz bir ilâhi plan eseri olduğunu ve Yaratanı tarafından mutlaka varoluş hikmetine göre gayesine erdirileceğini kabul anlamına gelir.
Kur’an-ı Kerim, insanın abes (boş yere) olarak yaratılmadığını, gökler ve yerin geçersiz (bâtıl) bir sebeple inşa edilmiş olmadığını; yaratılışın ancak hak üzere vaki olduğunu birçok âyetinde açıkça beyan ediyor. Bilindiği üzere Hak, aynı zamanda ‘esmaü’l-hüsna’dan biridir. Bu itibarla da yaratılışın ilâhi düzeyde geçerli bir gerekçe ile Allah (c.c.) katında değer ifade eden O'na ait çok yüce bir anlam ve sebep üzere var edildiği anlamını ifade eder. Bizler bunun derinliğine vakıf olamayız, aslını olduğu gibi değerlendiremeyiz, bilgi itibariyle kuşatıp tam olarak anlamaktan aciz kalırız. Ancak çok yüce bir hikmete dayandığını ve azametini anlar ve buna inanırız ki, bizim için gerekli olan da budur.
Cenâb-ı Hakk, gökleri ve yeri, Hakk üzere yaratmıştır. [8]
Hakk, Esma'ül Hüsna’dan, O'nun güzel isimlerindendir. Bu itibarla yaratış O'nun yüce şanına layık bir hikmet üzere şekillenmiştir. Bu bakımdan onda kusurlu, abes bir şey aramak yahut da batıl bir yapılanma var sanmak boşunadır. O hikmete uygun ve bu anlamda mükemmeldir. Çünkü onu yaratan her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olan Allah Teâlâ'dır ki, biz O'nu tesbih ve tenzih ederiz. "Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru" derler.” [9]
Müslüman, kendisinin, kâinatın ve tüm yaratılanların niçin yaratıldığını düşünüp hepsinin başıboş bir şekilde yaratılmadığını anlamalı ve ona göre davranmalıdır. Kur'an-ı Kerim yaratışın abes olmadığını vurgular. İlahi iradenin, en doğrusunu yine Allah (c.c.)'ın bileceği, biz insanların da ancak anlama yolunda çabalar sarf edebileceğimiz güzel bir gayesi vardır. Hikmeti vardır. Allah (c.c.)'ın iradesinde abeslik olmaz. Çünkü hikmet, Allah (c.c.)'ın iradesine göre, yani Mutlak'a göre belirlenen bir şeydir. Bir şey Allah (c.c.)'ın iradesine ne kadar yakınsa, hikmete o kadar yakındır. Allah (c.c.)'ın iradesi sırf hikmettir Çünkü. Hayatın hikmetini Kur'an "yaratılışın ancak Allah'a ibadet için, kulluk için" olduğunu zikrederek belirler. Sonra, ayet-i kerimede "Allah ölümü ve hayatı, sizlerden hanginizin daha güzel yaşayacağını denemek için yarattı..." [10] buyurulur.
Yaratılışı abes bulanlar vardır. Kendi yaratılışlarına lanet edenler vardır. Ölüme kafa tutanlar vardır. İslâm'ın "Rahman" ve "Rahim" Allah (c.c.)'ı yerine, kafalarında adeta "menfi" bir ilah oluşturmuşlar ve onunla kavgaya tutuşmuşlardır. Allah Teala bunları azap ile uyarmaktadır. Mümin kişiye düşen Allah’a (c.c.) ve Resûlüne (s.a.v.) itaat ederek boş işlerden ve nefsi memnun eden abesle iştigalden uzak durmaktır.
"Ey îman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resûlü'ne itaat ve icabet edin..." [11] buyuran yüce Allah'a (c.c); "Kötü zandan sakının! Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır... Birbirinizin eksiğini görmeğe çalışmayınız! Birbirinizin (gizli) sırlarını araştırmayınız! Birbirinizle menfaat yarışına girmeyiniz! Birbirinize hased etmeyiniz! Birbirinize buğz etmeyiniz! Birbirinize sırt çevirmeyiniz! Ey Allah'ın kulları; kardeş olunuz!..." [12] buyuran Peygamberimiz Efendimiz (s.a.)'e layık insanlardan olabilmek için öncelikle başıboşluktan, abesle iştigalden kurtularak, yaratılış amacımıza hizmet eden bir durumda olmalıyız. Sahabenin hayatlarıyla ilgili araştırmaya girip, o alandaki kaynaklara inerek, ciddi bir şekilde incelediğimiz zaman, hangi örneği vereceğimizi bilemiyor, seçim yapmakta utanıyoruz... Niçin mi? Önümüze kale gibi bir âyet dikiliyor; "Ey îman edenler! Yapmadığınız şeyi niye söylüyorsunuz?"
Bakıyoruz ki, her bir sahabenin, hem dünya ve hem de âhirete yönelik, oldukça yoğun bir dünyası var. Bol laf üretip, boş gezmemişler. Boş vakit diye bir kavram yok hayatlarında. Bizler yapmamız gereken çalışmaları boşladığımız için, boş vakit kavramını ürettik. İşini boşayan adamın vakti boş olur! Müslümanın boş vakti olur mu Allah aşkına? Oysa Sahabenin her biri, o kadar çok iş yapmışlar ki, bugün biz onları anlatmaya bile güç yetiremiyoruz.
Bu yüzden nefsi başıboş bırakmamak gerekmektedir. Sen ona binersen ne ala. Aksi takdirde, o sana biner. Eğer sen onu yere çalarsan ne iyi. Yoksa o seni yere çalar. Eğer İzzet ve Celal sahibi Allah (c.c.)'a kulluk bahsinde sana itaat ederse ne ala. Aksi halde, onu açlık, susuzluk, zillet, çıplaklık ve yalnızlık değnekleri ile cezalandır. Sakın değnekleri onun başından eksik etme.
Ta ki, iyice tatmin olup, İzzet ve Celal sahibi Allah (c.c.)'a her hâl-ü karda itaat eder duruma gelinceye kadar, iyice mutmain olduktan sonra da yine onunla arandaki cezalandırma işini bırakıverme. Ona, ‘Sen, vaktiyle şöyle şöyle yapmadın mı?’ diyerek kötülüklerini hatırlat ve bu yolla da onun cezalandır. Ta ki, daima hor, hakîr ve zelîl durumda kalsın da bir daha başkaldırmasın.
Allah Teala boş kalındığında çözümü sunmaktadır. “O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul. Ancak Rabbine yönel.” [13]
[1] Müminun sûresi, 3/1–3.
[2] Müminun sûresi, 23/115.
[3] Enbiya sûresi, 21/ 16.
[4] Nahl sûresi, 16/68-69.
[5] Tin sûresi, 95/4.
[6] Hak Dini Kur'ân Dili, E. Hamdi Yazır, 8/5663.
[7] Cuma sûresi, 62/10–11.
[8] Enam sûresi, 6/73.
[9] Al-i İmran sûresi, 3/ 191.
[10] Mülk sûresi, 67/2.
[11] Enfal sûresi, 8/24.
[12] Buhari, Kitabu’l-Edeb, 1992.
[13] İnşirah sûresi, 94/ 7- 8.