بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أمراض الأخلاق الذميمة / الأخلاق الذميمة / الإلحاد
الأخلاق الذميمة

الإلحاد

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

DİNSİZLİK

‘Dinsizlik’, hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adıdır. Bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de tanrının yokluğu iddiasını kesin bir biçimde öne sürer.

Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm'in kökleri de Eski Yunan'a uzanır. Ateizm (dinsizlik), İslâm literatüründe, ‘dehriyye’ diye adlandırılan grupla ortaya çıkmıştır. Dehrîler veya ‘Dehriyye’ , zamanı esas alıp, zamanın ve maddenin ebedîliğine inandıkları için, dünyadaki hadiselerin ancak tabiat kanunlarına uyarak meydana geldiğini kabul eden zümredir. Bunlar, Maddiyyûn, Muattıla ve Zenâdıka isimleriyle de tanınmaktadırlar.

Gazâlî, felsefecilerden bahsederken, kendisinden önceki felsefecileri üç gruba ayırmaktadır. Bunlar: Dehriyyûn (Materyalistler), Tabîiyyûn (Natüralistler) ve İlahiyyûn (Metafizikçiler)dir. Gazâli bu ayırımı takiben, onların fikirlerini kısa ve tiz bir şekilde şöyle özetler: ‘Bunlar, en eski filozoflardan bir zümredir. Kâinâtı idare eden ve her şeye muktedir olan bir yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir. Âlemin bir yaratıcı tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının meniden, meninin canlıdan vücûda geldiğini, böylece ebedî olarak devam ettiğini iddia etmişlerdir ki, bunlar zındıklardır.’ [1]

Dehriyyun kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve İslâm sonrasındaki Dehriyyun...

Kur'an-ı Kerîm'de: “Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.' Halbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar.” [2] haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.

Felsefî anlamdaki İslâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen ‘her şeyi değiştiren ve her şeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, ilâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır’ temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan Zurvanig'in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah (c.c.)'ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.

Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyyun, tabiiyyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü dehrilik de, ateizm'de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah'ı açık bir biçimde yok sayma söz konusudur. Yüce Allah'ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır.

Dinsizliğin temelinde insanın kendi heva ve heveslerini ilahlaştırması, kulluktan daha yüksek boyutta yaratıldığını ve daha büyük işler yapmaya muktedir olduğunu düşünmesi vardır. "Hevasını ilah edineni gördün mü?" [3]

Kur'an'ın bu teşhîs ve tesbiti, asrımız ve son yüzyıllardaki dinsizlik, ateizm ve nihilizm gibi cereyanların köklerine işaret etmektedir.

Dinsizlikten Kurtuluş Yolu Fıtrat’a Sarılmaktır

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Her doğan çocuk, mutlaka İslâm fıtratı üzere doğar. Ancak anasıyla babası onu yahudi veya hristiyan ya da mecusi yaparlar.” [4]

Bu arada hadisin ortaya koyduğu bir önemli gerçek de din duygusu ve hakikat aşkının insanın fıtratında, mayasında mevcut olduğudur. Hadisimizde, insan özüne uygun olan İslam'a yönelebilecek çocukların Yahudi, hristiyan veya mecusî yapılmasından söz edilmesi, hiç şüphesiz o günkü Müslümanların çevrelerinde bu inanç gruplarının bulunmasından dolayıdır. Hadisimizin bazı rivayetlerinde "ya da müşrik yaparlar" kaydına da rastlamaktayız. Bugün dinsizlik dahil, İslâm dışı bütün inanç sistemlerini düşünebiliriz. Yine bugün ana okullarını, mürebbiyeleri, okulları ve radyo-televizyon, teyp-video gibi iletişim ve haberleşme araçlarını da çocukları etkilemekte anne-babaya ilhak edebiliriz. Zira, anne-baba fonksiyonunu ya doğrudan doğruya ya da tercih ettikleri etkilenme ortamları vasıtasıyla gerçekleştirirler. Sonuçtan sorumlu olan daima anne-baba, yani ailedir.

Nitekim Allah Teala Rum sûresi'nin 30. ayetinde bu gerçeği şöylece bildirmektedir: “Sen yüzünü dosdoğru dine, tam bir ihlas île çevir. (Bu din) Allah'ın o fıtratıdır ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı değiştirilmez. En doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler” [5]

Bu yüzden sağlam, gerçek, yönlendirici ilahî yapı olan din (ed-dînu'l-kayyim) insan fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir, fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz fıtratına uygun bir oluşta olamaz. “Sen yüzünü dosdoğru dine, tam bir ihlas île çevir. (Bu din) Allah'ın o fıtratıdır ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı değiştirilmez. En doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” mealindeki âyete göre Peygamber ve diğer insanlar o dine yönelmeli, onu benimseyip hayatlarını ona göre yaşamalıdırlar; çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre, onu yaşamak ve bu sayede tekâmül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek üzere yaratmıştır. Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve inançsızlık/dinsizlik insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların madde ve toprak olan unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din ve dinsizlik şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddi, biyolojik unsura) hizmet ederek manevi unsuru (ruhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı aşağılara (esfel-i sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.

Her doğan Allah (c.c.)'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir, yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona Lailaheillallah öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eğitilmezse ailesi onu Yahudi, Hristiyan, mecusi, vb. yollarda eğitir ve buna göre onda bir kişilik yapısı gelişir.

Buna göre bütün insanlar Allah (c.c.)'a inanmak ve ona kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah (c.c.)'ın öğütlerinden yüz çevirerek, bağımsız davranarak, ayetleri yalanlayarak fıtrata aykırı düşüleceği gibi, bu sebeple Allah (c.c.)'ın azabına da müstahak olurlar. Çünkü fıtratı bozmak, Allah (c.c.)'a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtrata uygun doğan hayvan' yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe'de Allah (c.c.)'a ortak koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy indirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sürerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu. Hiç kimse Allah (c.c.)'ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştirmeye kalkanların azapla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı.

İslâm'a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Yeryüzündeki gelmiş geçmiş hiçbir din ve ideoloji bunu sağlayamamıştır. Üstelik lâik çağdaş düşünce sistemleri, vahye karşı "doğal-pozitif akıl lâiklik" karşıtlığıyla oldukça, basit ve insan fıtratıyla uyum sağlamayan bir şekilde insanın kurtuluşunu din dışı bir yola sokmak istemişlerdir. Ancak insanın fıtratı her şeye rağmen, her türlü muhteşem teknik gelişmelere, maddi ilerlemelere rağmen tabiatı gereği gerçek mutluluğu bulamamakta, büyük bir manevî boşluğa düşmektedir.

Bu boşluk Allah (c.c.)'ın sınırlarını aşmak ve nefsine zulmetmektir. Bu boşluğu çeşitli dinler doldurmak istemekte ancak hepsi de fıtrata aykırı değiştirilmiş ve ilkel teklifler getirdikleri için insanlar İslâm'dan başka kurtuluş olmadığını anlamaktadırlar. Çünkü: “Kalpler ancak Allah'ı sanmakla huzur bulur.”

Fıtrat ile igili ayetlerden şunları anlamaktayız: Bütün insanlar Hanif üzere yaratılmakta, sonra şeytan ve nefis onları bozmaktadır. Allah (c.c.) insanın nefsini takva ve fücurla yoğurarak yaratmış, şeytanın hilelerine karşı yine de kullarını kurtarmak için peygamberler aracılığıyla onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Allah (c.c.)'ın yaratılış kanunu kevnî ve şer'î şekillerde değişmeyen bir yasadır.

İnsanı yaratan Allah (c.c.), onda iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah (c.c.)'ın ayetlerini de akıl veya kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek İslâm dininin görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir.

Allah (c.c.), yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı şeytan ve grubu -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, aile, toplum düzeni- saptırır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt, bir tebliğdir, dileyen inanır, kurtulur, dileyen batağa sapar.

İslâm ümmeti insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları en yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın günah ve şirk bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanların ilâhı saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması için ilâhı, kutsal bir nur yani İslâm'ın rehberliği şarttır.

Bütün yaratılmış varlıklar bu kâinatta Allah'ın değişmeyen yasası (âdetullah)na göre yaşamaktadırlar. İnsan bu kâinatta halife olarak yaratılmış ve emaneti yerine getirmekle sorumlu tutulmuştur: Allah'ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye yaratılışta sorguladığı insan, Rabbine şu sözü vermişti: “Evet, şahidiz.” [6]

Allah (c.c.) insanı yaratmış, ona düzen ve ölçülü bir biçim vermiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, doğruyu ve yanlışı göstermiş, insan da ya şükreder yahut inkâr eder halde temkin edilmiştir. Bundan sonra dünya hayatında kendini arıtan, yüzünü hanif olarak Allah (c.c.)'a çeviren, kendisini fatr (yaratan) edene ibadet eden kurtulacaktır. [7]

Yine Kur'an-ı Kerîm'deki kutsal bilgilendirme yolu, insanı âfâk ve enfüsteki ayetleri düşünmeye, akletmeye çağırdığı gibi, insanın en çok acz içindeyken, meselâ denizde bir gemide yol alırken aniden gelen bir fırtınada deniz orasında acz içinde kalınca, bütün yalanlama, fitne ve fücûru, ortak koştuklarını unutan insan, hemen Allah (c.c.)'a dua etmektedir. Bu, insanın fıtraten (yaratılış olarak) Allah (c.c.)'ın bilincinde olduğuna bir delildir. Bu manevî hak duygusu her bireyde mevcuttur ve insanı yoldan çıkaran, işlediklerini süslü göstererek onu asi yapan şeytandır. [8]

Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona Lailaheillallah öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eğitilmezse ailesi onu Yahudi, Hristiyan, mecusi, vb. yollarda eğitir ve buna göre onda bir kişilik yapısı gelişir. Halbuki Allah (c.c.) : “Yüzünü samimiyetle ve tamamen bu dine çevir. Allah'ın sıfatlarında sebat et ki o insanları bu fıtrat üzerinde yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler” buyurmaktadır.

Buna göre bütün insanlar Allah (c.c.)'a inanmak ve ona kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah (c.c.)'ın öğütlerinden yüz çevirerek, bağımsız davranarak, ayetleri yalanlayarak fıtrata aykırı düşüleceği gibi, bu sebeple Allah (c.c.)'ın azabına da müstahak olurlar. Çünkü fıtratı bozmak, Allah (c.c.)'a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtrata uygun doğan hayvan' yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe'de Allah'a ortak [9] koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy indirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sürerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu.

Hiç kimse Allah (c.c.)'ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştirmeye kalkanların azapla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı.

[1] el-Munkızu mine'd-Dalâl, İmam-ı Gazali, Çev. A. Subhi Furat, Dalâletten Hidâyete, 48.

[2] Casiye sûresi, 45/24.

[3] Casiye sûresi, 45/23.

[4] Buhâri, Cenâiz, 79; Müslîm, Kader, 23–25; İman, 264; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 233, 435.

[5] Rûm sûresi, 30/30.

[6] A'râf sûresi, 7/132.

[7] İnsân sûresi, 76/3; Tîn sûresi, 95/4; Beled sûresi d, 50/10; Nis sûresi â, 4/28; İsrâ sûresi, 17/51; Mülk sûresi, 67/3; İnfitâr sûresi, 82/7–8.

[8] Feyzu'l-Kadir, Münâvî, V. 34; Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, VI, 3822.

[9] Ra'd sûresi, 13/28.