الأوقاف والتكافل الاجتماعي
VAKIF NEDİR?
Vakf, kelime olarak durmak, durdurmak manasına gelir. İslâm hukukunda ise, İmameyn’in (yani İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) tarifine göre, ‘Bir mülkün menfaatini halka tahsis edip aynını (mülkün kendisini) Allah Teâlâ’nın mülkü hükmünde olarak temlik ve temellükten süresiz olarak menetmektir.’ Bu tarif İslâm hukukçularının vakıf anlayışını ifade eder. Ancak herkesin, toplumun yararlanmasına sunulan müessese manasında vakıf, insanlık kadar eskidir.
Tarihî vesikalar, vakfın önce dinî olarak başladığını, sonradan insanî, medenî, içtimaî sahalara yayıldığını gösterir. İlk vakıfları, herkesin müştereken ibadet yaptığı mabetlerin (ibadet yapılan yerler) teşkil ettiği söylenmektedir.
Malını vakfeden kimseye ‘vâkıf’, vakfedilen mala ‘mevkûf’, vakfın tahsis edilen hayır yönüne de ‘mevkufun aleyh’ denir. Malını vakfetmek isteyen, mahkemeye başvurarak bunu kayda geçirir, vakfın şartlarını tespit eden bu zabta “vakfiye” denir.
Vakıf kurumu İslâm’la birlikte büyük bir gelişme göstermiştir. Hiçbir medeniyette vakıf müessesesi, İslâm medeniyetinde olduğu kadar gelişme ve cemiyete küllî hizmet kaydetmemiştir. Bu durumda, İslâm dininin vakfa verdiği önem rol oynamıştır. Dinimiz vakfa ayrı bir kutsallık atfetmiş, imkân sahiplerini vakıf yapmaya olağanüstü bir şekilde teşvik etmiş, vakıf yapacakların koyacakları şartları ‘Şâri’in hükmü’ (yani yasa koyucunun hükmü) gibi kabul ederek, istediği şartlarla vakıf yapma yetkisi tanımış ve bu şartın kıyamete kadar değiştirilemeyeceği garantisini vermiştir.
İslâm’da ilk fiilî vakıf örneğini bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) vermiştir. Rasûlullah (s.a.v.), önce Medine’de sahip olduğu yedi ayrı akarını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından hissesine düşeni Allah (c.c.) yolunda vakıf buyurmuşlardır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisi vakıf yaptığı gibi kendisinden sonra Dört Halife ve birçok sahabe de vakıf yapmışlardır. Zeyd b. Sabit’in: ‘Gerek hayatta olan ve gerekse vefat etmiş olan için vakıftan daha hayırlı bir şey görmedik. Ölü ise devamlı sevaba ulaşır, hayatta ise de mal hapsedilir, satılmaz, bağışlanmaz, miras kalmaz. Bu suretle tüketilmesine güç yetmez olur.’ dediği rivayet olunur.
Peygamber (s.a.v.)’den gördükleri bu güzel sünnete imkânları ölçüsünde uymaya çalışan ashab’tan pek çoğu, kıymetli akarlarını vakfetmişlerdir. Hz. Cabir (r.a.): ‘Muhacir ve ensardan imkân sahibi olup da vakıfta bulunmayan tek kişi bilmiyorum’ der.
Hz. Ömer (r.a.)’in Hayber’de sahip olduğu ‘Kasm’ adındaki pek kıymetli hurmalıkla ilgili vakfı bilhassa meşhur olmuştur. İslâm’ın yayılmasına hizmet eden Daru’l-Erkam da bu vakıflar arasında yer alır.
İslâm tarihinde vakıflar, çeşitli maksatlara hizmet eder. Fakirleri himaye etmek, yolcuların ihtiyaçlarını karşılamak, yetimleri büyütmek, talebelere burs, kalacak yer vs. temin etmek, işsizlere iş bulmak, çırak yetiştirmek, müflis ve borçlulara yardımcı olmak, bekârları evlendirmek, hayvanları himaye etmek vs. Medrese, han, cami, çeşme, yol, köprü gibi toplumun yararına hizmet eden müesseseler kurmak, bunların ayakta kalmaları için gerekli masraflarını karşılamak gayesiyle de çok sayıda vakıflar kurulmuştur. Bu çeşit vakfın ilk örneğini hicrî 88 (Miladî 706) yılında Velid Bin Abdülmelik vermiştir: Şam’da yaptırdığı meşhur Ümeyye Camii’nin masraflarını karşılamak üzere bir kısım köy ve mezrayı vakfetmiştir. Bu cami günümüzde de önemli bir merkez olarak görevini devam ettirmektedir.
Sosyal yardımlaşma kurumlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bu çeşit vakıfların İslâm tarihinde ifa ettiği hizmetin büyüklüğüne ayrıca parmak basmak gerekir. Zira devletlerin dış ve iç problemler sebebiyle maddeten zayıf ve yorgun düştükleri, memurlarının maaşlarını bile ödeyemeyecek hale geldikleri dönemlerde bile, bu müesseseler, vakıfları sayesinde sarsılmadan hizmetlerini yürütebilmişler, böylece ilmî hayat ve dinî hizmetler en kritik, en kötü şartlarda bile aksamadan devam edebilmiştir.
Günümüzde bilhassa eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde, devletimizin halkın katkılarını ısrarla teşvik etmeye başlaması, devlet halk işbirliği ile ortaya konmaya başlayan müesseselerin bir teşvik unsuru olarak bilhassa propaganda edilip tanıtılması, vakfın ehemmiyetinin tekrar anlaşılmasında oldukça manidar bir gelişmedir. [1]
İSLÂMÎ VAKFIN ÖZELLİĞİ
İslâm’da vakfın gayesi Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmaktır. Malını vakfeden Müslümanlar, başlangıçtan beri hep bu maksadı gütmüşler ve vakfiyelerinde bunu açık bir şekilde belirtmişlerdir. Halbuki, diğer dinlerde, yapılan hayrattan, her seferinde uhrevî mükâfat düşünülmemiş, dünyevî maksat, re’fet (acıma) hissi, insaniyet fikri de ön plana alınmıştır. Müslümanlıkta ise ‘takarrüb ilallah’ tabirinden vecizeleştirilen ‘Allah (c.c.)’a yaklaşmak, O’nun rızasını aramak’ gayesi esas alınmış ve bu, İslâmî manadaki vakfın sıhhat şartlarından biri addedilmiştir. Bu hususu, vakıf kurmak veya kurulmuş vakıflara bağışlarıyla yardım etmek isteyen Müslümanların iyi bilmeleri gerekir.
İslâm âlimleri, önemi nedeniyle, vakfı tarif ederken bu manayı zihne getirecek tabire yer vermeye bilhassa itina göstermişlerdir: Zira çoğunluk tarafından kabul edilen tarife göre, ‘Vakıf, yararı ibadullaha (yani Allah’ın kullarına) ait olmak üzere bir aynı (malı) Cenâb-ı Hakk’ın mülkü hükmünde olarak temlik ve temellükten süresiz hapsetmektir.’ Tarifte görüldüğü üzere, Müslümanların yaptığı vakıf tarih boyunca hep malı Allah Teâlâ’nın kılma manasını taşımıştır.
Atalarımızın, mallarını vakfederken dünyevî başka maksatlar da güttüğü şeklinde ileri sürülen iddialar tamamen o kişileri bağlar ve gerçeği yansıtmaktan çok uzaktır.
“Sevdiklerinizden infak etmedikçe hayra (birre), sevaba eremezsiniz.” Şunu hemen belirtelim ki, İslâm dünyasında mevcut her hayırlı müessesenin esas kaynağını Kur’an ve Sünnet teşkil eder. Vakıf müessesesinin kaynağı da böyledir. Rasûlullah (s.a.v.)’in devri (yani Asr-ı Saadet) ile ilgili çok sayıda rivayet gösteriyor ki: “Sevdiklerinizden infak etmedikçe hayra (birre), sevaba eremezsiniz.” Ayeti indiği zaman, Ashab-ı kiram çoğunlukla Hz. Peygamber (s.a.v.)’e müracaat ederek en çok sevdikleri şeyleri Allah rızası için bağışladıklarını bildirmişlerdir. Bu bağışların bir kısmı sadaka, bir kısmı köle azadı şeklinde yapılırken, bir kısmı da vakıf şeklinde gerçekleşmiştir. On dört asırdan beri Cenâb-ı Hakk’ın: “Sevdiklerinizden infak etmedikçe hayra (birre), sevaba erişemezsiniz.” Hitabı, mümin vicdanları çınlatarak hayır keselerini açık tutmalarını sağlamış, kıyamete kadar da aynı inançlı gönüllerde yankı bulmaya, çınlamaya devam edecektir: “Sevdiklerinizden infak etmedikçe hayra (birre), sevaba ulaşamazsınız.” [2]
Sadaka-i Cariye Nedir?
Sadaka-i cariye, durmadan devam eden sadaka demektir. Durmadan akan hayır çeşmesi nasıl olur? Bazı çeşmeler, pınarlar vardır, akar da akar; belki de dünyanın kurulduğu günde başlamıştır akmaya. O kadar bol, o kadar zengindir ki, kıyamete kadar serin suyu, tatlı şırıltısı, güzel manzarasıyla susamış ciğerlere hayat, kederli gönüllere haz ve ümit, âşık ruhlara ilham vereceğinden herkes emindir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), Allah (c.c.) yolunda yapılacak bir kısım hayırları bu çeşmeye benzetir. Ancak bu çeşme, başka bir çeşmedir. Bu çeşme hayır çeşmesidir, bu çeşme sadece insanlara dünyevî hizmet vermez, kurucularına da ebedî nur ve gıda akıtır. Bu, kıyamete kadar akacak, aktıkça sahibinin amel defterini, hayır havuzunu da dolduracak, onu ebedî nura boğacak bir çeşmedir. İşte bu çeşme, Sadaka-i Cariye’dir.
Nedir bu sadaka-i cariye? Bu Allah (c.c.) rızası için, insanlara hizmet veren bir eser bırakmaktır. Bu, ilimdir, ilmî müessesedir, yoldur, köprüdür, kütüphanedir, okuldur, ibadethanedir, müessese kurarak, burs vererek yetiştirilmiş insandır, fedakârlıklara katlanarak hayırlı şekilde büyütülmüş evlattır. İşte Rasûlullah (s.a.v.)’ın müjdesi; kendi hadisleriyle: “Kişi öldüğü vakit, üç sayfası hariç bütün amel defteri kapanır. Açık kalan amel sayfalarından biri sadaka-i cariyedir, biri insanların faydalanacağı bir ilimdir, üçüncüsü de kendine dua eden hayırlı evlattır.”
İslâm âlimleri çoğunlukla sadaka-i cariye ile vakfın kastedildiğini söylerler. [3]
Allah (c.c.) yolunda yapılan hayır işleri, vakıflar, müesseseler karanlık bir yere dikilen elektrik lambası gibidir. Biri düşünür, teşebbüsü başlatır. Diğer pek çokları yardımla müesseseyi kurarlar. Derken bir hizmet çarkı işlemeye başlar. Bir tuğla, bir civata ile de buna katkıda bulunan, niyetiyle o hayır fabrikasının manevî gelirine ortak olur. Hayır müesseselerine yardımın gerçek manası budur.
Cenâb-ı Hak, hayır yolunda verilen bir tuğla veya cıvatanın bir bina veya fabrikaya dönüşebileceğini, atılan bir tohumun bir harman ürün olabileceğini şu ayetle haber verir:
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkıyla bilendir.”
Rasûlullah (s.a.v.) de başta vakıf olmak üzere, dine hizmet etmek, Allah rızasını aramak maksadıyla başlatılan teşebbüslerin desteklenmesini teşvik için şöyle buyurmuştur: “Kim Allah rızası için bir bağırtlak kuşunun yuvası kadar bir mescid inşa ederse, Allah onun için cennette bir köşk inşa eder.”
Kuş yuvası kadar mekânda tek başına bir ‘mescid’ olmayacağı açıktır. Ama Allah’ın rızası niyetiyle teşkil edilen, harmana atılan imkân daneleriyle büyük binalar yapılır, kurumlar kurulur. Hayır vakıflarını desteklemenin manası budur. [4]
İbnu Ömer (r.a.) anlatıyor: ‘Hz. Ömer (r.a.), Hayber'de (ganimetten) bir arazi sahibi oldu. (Bunu tasadduk etmesini emreden bir rüyayı üst üste üç gün görmesi üzerine) Rasûlullah (s.a.v.)’e gelerek:
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ben Hayber’de bir tarlaya sahip oldum. Şimdiye kadar yanımda böylesine değerli bir arazim hiç olmadı. Bu tarla için bana ne emir buyurursunuz?’ diye sordu. Peygamber (s.a.v.):
“Dilersen onun aslını (Allah için) hapset (yani vakfet) ve (gelirini) tasadduk et!” Buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) araziyi tasadduk etti ve aslının satılamayacağını ve satın alınamayacağını, varis olunamayacağını, hibe edilemeyeceğini söyledi.
Bu hadis-i şerifi rivayet eden ‘Ravi’ der ki: ‘Ömer bu araziyi fakirlere, akrabalara, kölelere, Allah (c.c.) yolunda harcamalara ve yolculara bağışladı. Onun işlerini üzerine alanın ondan maruf üzere yemesinde veya bir dostuna yedirmesinde bir sakınca yoktur, yeter ki, malı kendine sermaye yapmasın.’ [5]
Hz. Ömer (r.a.)’in vakfettiği bu nefis arazi ganimet yoluyla kendisine intikal etmiş, ancak o yeni alımlarla normal hissesini genişletmiştir. Araziyi vakfedince Hz. Ömer (r.a.), gelirinin, şartına uygun olarak tasarruf yetkisini kızı Hz. Hafsa (r.a.)’ya bırakır, ondan sonra da Hz. Ömer (r.a.) ailesinden büyüklere verilmesini belirtir. Bazı rivayetlere göre, bu vakfiyenin metni şöyledir:
‘Emîru’l-Mü'minîn, Allah’ın kölesi Ömer’in, Semğ adlı arazi hakkında yazdığı namedir. Bunun tedviri (yönetimi, işletilmesi) yaşadığı müddetçe Hafsa'yadır. Hafsa onun gelirini Allah’ın gösterdiği yerlere infak edecektir. Hafsa vefat edince (arazinin tedviri) onun ehlinden re'y sahibi olan birine geçecektir.’
Ahmed İbnu Hanbel’in bir rivayetine göre ‘İslâm'da vakıf şeklinde yapılan ilk sadaka Hz. Ömer (r.a.)’in sadakasıdır.’
İbnu Hacer, ‘Cahiliye devrinde vakıf var mı, bilmiyoruz’ der. İmam Şafii, vakfın Müslümanlara ait bir hususiyet olduğunu söylemiştir. [6]
İslâm'da ilk vakfiye mahiyetini taşıyan bu kıymetli vesikada, sonradan fevkalâde gelişecek olan ‘vakfiyename’lerin hususiyetlerini özet ve örnek halinde bulmak mümkündür. Şöyle ki:
1. Mütevelli belirleniyor: O da Hz. Hafsa (r.a.)’dır. Demek ki bir vakfın birinci derecede sorumlusu (mütevelli, müdür, kayyim...) bir kadın olabiliyor.
2. Mütevelli, vakıftan şahsî ihtiyaçlarını görecektir, bunda bir sakınca yoktur.
3. Masraf yani harcama yerleri belirleniyor. Bu, vakfa meşru olan, dilediği harcama yerlerini göstermede, vakfa gaye tayininde hürriyet tanıyor. Hz. Ömer (r.a.)’in vakfiyesinde, sadaka (devlet gelirleri)’nin harcama yerlerini (masraflarını) gösteren ayete atıf yapılmaktadır. (Tevbe sûresi, 60). Nitekim vakfiyenin daha baş kısmında ‘dilenciler ve yoksullar’ tabiri yine Kur’an’dan alınmış olmakla birlikte Tevbe suresi altmışıncı ayette sayılanlara bir ilâve olmaktadır.
4. Vakfedilen malın temellük (kişinin malı kendi mülkiyetine alma) edilemeyeceği, satılamayacağı, satın alınamayacağı da ayrıca belirtilen hususlar arasında yer almaktadır.
5. Vakfın işletilmesi, geliştirilmesi için gerekli istihdamlar yapılacak, bunun masrafı vakıftan karşılanabilecektir.
6. Vakıf belli bir müddet için değil, ebediyyen (yani süresiz) vakfedilmiştir.
7. Vakıf, hukukî bir akiddir (sözleşmedir), şahitlerin huzurunda yazılan bir vesika ile tescil edilmiştir.
Ancak burada şu hususu açıklamamız gerekmektedir. Bazı rivayetler vakfın Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında ve hatta ‘İslâm’da ilk’ olarak yapıldığını ifade ettiği halde yukarıdaki metinde Hz. Ömer (r.a.) kendisini Emîrü’l-Mü'minîn olarak tavsif etmekte ve vakfiyenin katibi olarak, Hz. Ömer (r.a.)’in hilâfeti esnasında resmî katipliğini yapmış olan Muaykib (r.a.)’in ismi zikredilmiştir. Bu durum, mezkur malların, Rasûlullah (s.a.v.)’ın sağlığında şifahî olarak vakfedildiğini, ‘vakfiyename’nin hilafeti sırasında yazıya geçirildiğini ortaya koyar.
Muaykib (r.a.) ilk Müslümanlardan biridir. Hem Habeşistan’a, hem de Medine’ye hicret eden bahtiyar Müslümanlardandır. Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte gazvelere katılmıştır. Hz. Ömer (r.a.) zamanında hem katiplik hem de hazinedarlık yapmıştır. Abdullah İbnu'l-Erkam da meşhur sahabelerdendir, Hz. Ömer (r.a.)’in beytu'l-mal (devlet hazinesi) memurlarındandır. [7]
İslâm Medeniyeti tarihi incelendiğinde, Müslümanların yaşadığı bütün coğrafyalarda, saymakla bitmeyen camiler, okullar (medrese), köprüler, imaretler, aş evleri, çeşmeler, su kanalları gibi eserleri inşa ettikleri ve bunları kamu (toplum) yararına vakfettikleri görülmektedir. Dinlerine en içten duygularla bağlı olan bu Müslümanlar, yalnız kendi zamanlarında değil, dünya durdukça insanlara hizmet edecek olan hayırlı eserler bırakmışlardır.
Hayır kurumları, toplumdaki sosyal ve ekonomik dengeyi sağlama hedefine yöneliktir. Bir kısım insanlar yoksulluk ve sıkıntı içinde kıvranırken, ötekilerin servet ve lüks içinde yüzdüğü, fakirlere el uzatılıp yardım edilmediği bir toplumda dirlik ve düzen olmaz. İşte Müslüman atalarımız, İslâm’ın emrettiği hayır ve hasenatı yapmak suretiyle geçmişte kendi toplumlarında dayanışmayı sağlamışlardır. Bu yüzden milletimiz, asırlarca sağlam bir toplum olarak yaşamıştır ve inşallah yaşayacaktır. Zengin fakiri gözetir, yemeğinden ona da yedirir, ona şefkat gösterirse; fakir de zengini sever, onu kıskanmaz, ona karşı kötü niyet beslemez. Toplumda bir sevgi ve dayanışma ruhu hakim olur.
İnfakı unutan veya bilmeyen günümüz insanına bu yüksek ahlâkı yeniden öğretmek gerekir.
Vakıf ahlâkını kazanmanın yolu, dünya hayatı ve içindeki nimetlerin tamamının geçici ve insan hayatının da çok kısa olduğunu düşünmek ve elindeki nimetleri paylaşmaktan zevk almaktan geçer. Ticaretle uğraşan Müslümanlar malın ve servetin insanın eline nasıl geçtiğini, elinden nasıl çıktığını, çok zengin olan insanların nasıl fakirleştiğini, fakir olan insanların nasıl zenginleştiğini ve böylece mal ve servetin nasıl devri daim yaptığını daha yakından görmekte ve kendi hayatlarında da yaşamaktadırlar. Hayırsız evlatların ve mirasçıların kendilerine bırakılan mirasları nasıl kısa sürede dağıttıklarını da bitirdiklerini de yakından görmektedirler. Onun için ticaretle uğraşan Müslüman, malın ne yapılması gerektiğini, ne zaman tutulmasının ve ne zaman infak edilmesinin gerektiğini ve özetle mal ve servete gerçek değerini ve hakkını vermeyi bilen insandır.
FATİH SULTAN MEHMET HAN’IN VAKFİYESİ
..... " Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul'un Taşlık mevkiinde kain ve malumu'l-hudud olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.
Şöyleki:
Bu gayr-ı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul'un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim...
Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul'a bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası şifayap olalar.
Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze'ye kaldıralar, orada salah bulduralar.
... Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın kavimleri ve medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler.
Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendileri gelemeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle..."
Fatih Sultan Mehmet Han'ın Vasiyetinden
VAKIF DUASI
Her kim ki;
Vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Teâlâ'nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin..."
Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesi
VAKIF BEDDUASI
Allah'a ve Ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamberi tasdik eden, Sultan, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz.
Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve ma’siyetleri irtikâp etmiş olur.
Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları onların hesabını görsün. Mâlik onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah'ın hesabı hızlıdır.
Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir.
Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez..."
Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesinden...
[1] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan.
[2] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan.
[3] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 16/277.
[4] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 16/278.
[5] Buharî, Şurût 19, Vesaya 28, İman 33; Müslim, Vasiyyet 15, (1632).
[6] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 16/279-280.
[7] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan.