الأذى
EZA (EZİYET)
‘Eza’, rahatsızlık, üzüntü ve elem doğuran etken, maddi zararı dokunan şey’ diye tarif edilir. Bu zarar, dünyevi veya uhrevi olabilir.
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur'an-ı Kerim’de yirmi dört yerde geçmektedir. Bunlarda önce maddi ve bedeni sıkıntı, acı ve bunlara sebep olan şeyler söz konusudur. Örneğin, kadınların hayız hali bir ezadır. [1]
Burada kastedilen ‘tiksinti veren şey’ olduğu düşünülmüştür. Bu da hayızda vücuttan atılan kan, içeride kaldığı takdirde bedene zarar vereceği için böyle adlandırılmıştır, şeklinde mülahaza edilmiştir. Başka bir ayette, yağmurun yol açtığı sıkıntı [2] zina suçlularının cezalandırılması [3] kadınların kötü niyetli erkekler tarafından rahatsız edilmeleri [4] gibi durumlar eza ve aynı kökten gelen kelimelerle ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra manevi ve ruhi sıkıntı, acı, üzüntü, incinme ve bunlara sebep olan etkenleri ifade etmede de eza kelimesi kullanılmıştır. Yine ehl-i kitabın Müslümanlara ezadan başka bir zarar veremeyecekleri [5] bildirilen ayette söz konusu olan eza, müfessirlere göre; yalan, tahrif, iftira, kınama gibi sözlü sataşmaları kastetmektedir.
“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O'nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalpleriniz ve hem de onların kalpleri için daha temizdir. Hem sizin Resûlullah'a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır.” [6]
Allah Teala bu ayet-i kerime’de Peygamberimiz (s.a.v.)’e eza verenlerin durumlarını ifade ederken aynı zamanda Müslümanlara hayat düsturları sunmaktadır. İzin verilmedikçe evlere girilmemesi, yemek yenildiğinde dağınılması, sohbet için izin istenmesi gibi. Bu şekilde davranmayanları şu ayet ikaz etmektedir: “Şüphesiz ki Allah'a ve Resûlü'ne eziyet verenlere Allah hem dünyada, hem ahirette lânet etmiştir. Onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler de bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” [7]
Ayeti kerimelere baktığımız zaman İslâm davasını sürdüren insanların hayatlarında karşı karşıya kalacağı pek çok eziyetin olacağını görmekteyiz. Tarihimizde bunun örneklerini bir hayli görmekteyiz. Bütün peygamberlerin eziyete maruz kalmaları, işkenceye tabi tutulmaları, sürgün edilmeleri çok sık yaşanan olaylardandır. Hak-Batıl mücadelesinde Batıl’ın Hakk’ı ortadan kaldırmak için yürürlüğe koyduğu safhalar olduğunu biliyoruz. Tehdit, ambargo, şiddetli tecavüz, suikast… Bütün bu işkence veya ezalara katlanılmasını, bu durumun imtihanın bir gereği olduğunu dinimiz bize ifade etmektedir. Ayetlerde bu duruma sabreden, işkence gördüğü halde davasını terk etmeyen müminleri Allah Teala müjdelemektedir:
“Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir.” [8]
“Sonra şüphesiz Rabbin eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” [9]
Rableri onlara şu karşılığı verdi: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler...
Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükâfat Allah katındadır" [10]
“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.” [11]
“İman yetmiş (veya altmış) küsur şube (haslet)dir. En yükseği, ‘Allah'tan başka ilah yoktur’ demek; en aşağısı ise, yoldan, eziyet veren şeyleri gidermektir. Utanmak da imanın bir şubesi (birimi)dir.” [12]
İman; "Lâ ilâhe illallah" demekten, yoldaki eziyet veren şeyleri gidermeye kadar uzanan bir çizgiye sahiptir. Hadisimizde Peygamber Efendimiz, kalpteki tevhid inancının sözlü ifadesi demek olan "Allah'tan başka ilah yoktur" ikrarının, iman tezahürlerinin en yükseği ve en üstünü olduğunu, yine aynı imanın, yerine getirilmesi en kolay, belki bir anlamda faydası en az olan tezâhürünün de yoldan, eziyet veren şeyleri gidermek olduğunu beyân etmektedir. Biri tamamen manevî ve kalbî bir kabulün ifadesi; öteki, yoldan bir taşı kenara iteklemek gibi tamamen maddî ve fevkalade kolay bir hareket... Ancak her ikisi de aynı iman gövdesinin dalları...
İnsan davranışlarının iman ile ilgisi, din ile dünyanın birbiriyle olan birlikteliği ve iç içeliği, madde-mânâ kaynaşması herhalde ancak bu kadar beliğ bir şekilde ortaya konabilirdi...
Başka hadislerde ‘yoldan ezâ’yı kaldırmak, ‘sadaka’ olarak tarif edilir. Bu sadakanın ehemmiyetini belirtmek için Hz. Peygamber (c.c.) aynı değerde olan başka ‘sadaka’ları da zikreder: ‘İki kişi arasında adaletli iş yapmak’, ‘hayvanını yüklemede bir kimseye yardımcı olmak’, ‘güzel söz’, ‘namaz için atılacak her adım’ gibi. Bir hadislerinde, yolda rastladığı bir ağaç dalını, insanlara zarar veriyor diye kesip kaldıran kimsenin, bu ameli sebebiyle cennete gittiğini haber veren Resûlullah (s.a.v.), bir başka hadislerinde şöyle buyurur:
“Ümmetimin iyi ve kötü bütün amelleri bana arz edilip gösterildi. İyi amelleri arasında, yoldan atılmış olan ‘eza’yı da gördüm. Kötü amelleri arasında ise, (herkesin gözüne çarpan) yere gömülmemiş tükürük de vardı.” [13]
‘Eza’ kelimesi hadislerde sıklıkla rastlanan bir kavramdır. Bunlarda; yollarda, sokaklarda, evlerin önlerinde insanlara sıkıntı veren, geçişi zorlaştıran şeylere, söz ve davranışlara eza denilmiştir. Bu anlamda ağaç, dikenli dal, taş veya tiksinti veren çöp, süprüntü ve pislik gibi şeylerin umumi mahallere atılmaması veya böyle yerlerin bu gibi nesnelerden arındırılması tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.), damadı Hz. Ali (r.a.)’nin, kızı Fatıma ile evli iken, O’nun üzerine ikinci bir hanım alması için yapılan teşebbüse kesinlikle karşı çıkmış ve “Çünkü Fatıma benden bir parçadır; onu endişelendiren beni endişelendirmiş olur; ona ceza veren bana da ceza vermiş sayılır” buyurmuştur. [14]
Hadislerde genellikle insanlara maddi veya manevi zarar veren, onları kıran; umumi yerlerde onlara üzüntü veren ve zorluk çıkaran; aile komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerini tahrip eden; zayıf, hasta ve sakatları güçlüğe maruz bırakan söz ve fiiller hep eza olarak nitelendirilmiştir.
Bu anlamların yanında gerek davranış, gerekse de söz olarak Müslümanlara eziyet eden kâfirler veya münafıkların olduğunu ve bunun Resûlullah (s.a.v)’i rahatsız ettiğini ifade eden hadisler vardır. Hz. Abdullah İbnu Ömer (r.a.) anlatıyor: ‘(Bir gün) Resûlullah (s.a.v.) minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münafık)lar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay eder.”
Eza’dan Kurtuluş Yolu: Sabretmek
Tebliğ alanında çeşitli psikolojik baskılara karşı durmak, aceleci olmamak gerekir. Kur'an, peygamberlerin İslâm'a davette yalanlanma ve eziyetlere karşı sabrettiklerini anlatır: “And olsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlamalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti.” [15]
Sabrın bir diğer alanı da müminin inancından dolayı uğradığı (Kur'an'da fitne olarak ifade edilen) baskı ve işkencelere göğüs germesidir. Cihad da önemli bir sabır alanıdır. “Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır.” [16]
Cihad alanındaki çeşitli psikolojik taarruzlara karşı da sabretmek gerekir. “Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” [17]
Taif’te karşılaştığı eziyetler Efendimiz (s.a.v.)’i derinden üzdü. Bunların üzerine Resûlullah, Tâif'ten dönerken şu duayı yaptı: “Allah'ım! Gücümün zayıflığını, takatimin ağırlığını, insanlar arasında horlanmamı sana şikâyet ederim. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Sen mustaz’afların Rabbisin. Sen Benim Rabbimsin. Beni kime havale ediyorsun? Uzakta olup bana hücum edene mi? Yahut işlerimi kendisinin eline verdiğin düşmana mı? Eğer senin üzerimde gazabın yoksa gerisine aldırmam. Yalnız afiyetin benim için daha geniş ve daha elverişlidir. Karanlıkların kendisiyle aydınlandığı, dünya ve âhiret işlerinin kendisiyle düzeldiği yüzünün nuruna sığınırım. Gazabının üstüme gelmesinden, öfkenin bana inişinden sana sığınırım. Rızanı alana kadar eşiğine yüz sürmeye razıyım. Güç ve kuvvet yalnız Sen’in elindedir.” [18]
Gerçek mümin, karşılaştığı zorluklar, musibetler, eziyetler karşısında Yüce Yaratıcı'yı sorgulamaz, davasının ve inancının doğruluğundan veya musibetlere katlanmasının mükâfatını göreceğinden şüpheye düşmez. O ancak kendisini sorgular ve muhasebeye çeker: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” [19]
Sabır, müminin imanının duygusal derinliğinde kendini belli eder. Mümin öncelikle başına gelen musibetlerin Allah (c.c.)'ın belirlediği şekilde geliştiğinden, imtihanın bir unsuru olduğundan ve adaleti ilahî'den emindir. Kur'an, birçok ayette bunu dile getirir: “De ki, bize Allah'ın yazdığından başka, başımıza musibet gelmez. O, dostumuzdur. Müminler de Allah'a tevekkül etsinler.” [20]
“Allah'ın izni olmadıkça bir musibet gelmez. Kim Allah'a inanırsa, kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” [21]
Allah (c.c.)'a olan güven, müminin sabrını ve tahammül gücünü artırır, azmini ve iradesini güçlendirir, kendini koyuvermesinin önüne geçer. İbn Mesud (r.a.), “...Kim Allah'a iman ederse (Allah) onun kalbini doğruya götürür..” meâlindeki âyetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: ‘Bunlar kişinin mâruz kaldığı musibetlerdir. İnanan kişi, (Allah'ın lütfu ve keremi ile) bu musibetlerin Allah'tan olduğunu bilir, Allah'ın takdirine teslimiyet gösterip, razı olur (ve sabreder).’ Mümin, aynı zamanda Allah (c.c.)'ın kendisine her şeyden, hatta şah damarından daha yakın [i][22] olduğunun bilincindedir. Allah (c.c.), onun çağrısını işitecek ve cevap verecektir: “Kullarım sana beni sorarsa, şüphesiz ben yakınım. Dua edenin dua ettiği zaman duasına icabet ederim.” [23]
Böylelikle hakka bağlanan, O'nun yakınlığını ve O'na ait olduğunu içinde hisseden inançlı kişi, başına bir felaket geldiği zaman, “innâ li'llâhi ve innâ ileyhi raci'ûn” yani “şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz.” [24] diyecektir. Çünkü iman, yalnızca bir dünya görüşü olmanın ötesinde evreni, evrenin de ötesini görüş, kozmolojinin arkasındaki Kadir-i Mutlak'a bağlanıştır.
Hazreti Peygamber “insanların en hayırlısı insan içine karışan ve onlardan gelebilecek eziyetlere sabredendir” buyuruyor. Hadiste geçen ‘eziyet’ kelimesi mutlak olarak söylendiği için her türlü eziyeti içine alır. Toplu hayat sabır ister, ‘eziyet’e katlanma ister. Toplum değişik karakterlerde insanların bir araya gelmesiyle oluşur. Farklı karakterler birbirlerine tahammül etmek zorundadırlar. Yolda, caddede ve sokakta giderken başkalarına zarar ve eziyet verecek davranışlardan sakınmak, şayet bu gibi durumlar varsa onları da ortadan kaldırmak imanın alâmetlerinden sayılmıştır. ‘İman yetmiş yahut altmış küsur şubedir. En yükseği La ilahe illallah, en aşağısı da eziyet verecek bir şeyi yoldan kaldırmaktır.’
Sokaklara tükürmek, yerlere çöp atmak gibi başkalarını tiksindirici davranışlarda bulunmak doğru olmadığı gibi, yollara taş, diken veya cam kırığı gibi şeyler atarak zarar vermek de doğru değildir. Yine yol kenarlarında oturarak veya yol ortasında dikilerek iki kişinin sohbete dalıp insanların gelip geçişine engel olması, ayrıca vasıtayla giderken trafik kaidelerine aykırı hareket ederek insanların veya diğer araçların seyrini engellemek de yollarda yapılan eziyetlerdendir. Zaruret yoksa yol kenarlarına oturmamalı, ancak oturmak gerekiyorsa yolun hakkı verilmelidir. Resûlü Ekrem (s.a.v.)'e ‘yolun hakkı nedir?’ diye sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “Haramdan gözü yummak, halka eziyet vermekten kaçınmak, selâm verenin selâmına karşılık vermek ve iyiliği emredip fenalıktan sakındırmaktır.” [25]
“Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.” [26]
Bunun içindir ki, güzel ahlâkın belirtisi, insanlardan bilerek veya bilmeyerek gelen eziyetlere katlanmak ve insanlara eziyet etmemektir. Bir diğer alameti ise; imtihan içerisinde olduğumuz şuurunda olarak başımıza gelen belalara sabretmek ve bunları ortadan kaldırmak için mücadele etmektir. “Kuşkusuz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri! Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.’ derler.” [27]
[1] Bakara sûresi, 2/222.
[2] Nisa sûresi, 4/102.
[3]Nisa sûresi, 4/16.
[4] Ahzab sûresi, 33/59.
[5] Al-i İmran sûresi, 3/111.
[6] Ahzap sûresi, 33/53.
[7] Ahzap sûresi, 33/57–58.
[8] Enam sûresi, 6/34.
[9] Nahl sûresi, 16/110.
[10] Nahl sûresi, 16/195.
[11] Ali İmran sûresi, 3/186.
[12] Buhârî, İman, 3; Müslim, İman, 57–58; Ebu Dâvud, Sünnet, 15; Tirmizî, İman, 6.
[13] Müslim, Mesâcid, 58,
[14] Buhari, Nikah, 109, Müslim, Fezailu’s- Sahabe, 93/94.
[15] En'am sûresi, 6/34.
[16] Nahl sûresi, 16/110.
[17] Al-i İmran sûresi, 3/120.
[18] Muhammed Resulullah, Said Havva, s. 113.
[19] Şuara sûresi, 42/30.
[20] Tevbe sûresi, 9/51.
[21] Teğabün sûresi, 64/11.
[22] Kâf sûresi, 50/16.
[23] Bakara sûresi, 2/186.
[24] Bakara sûresi, 2/156.
[25] Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, C. 1. S. 131.
[26] Bakara sûresi, 2/263.
[27] Bakara sûresi, 2/155–156.