اتباع الهوى
‘Heva’, sözlükte boş, hava dolu, beyhude arzu, gelip geçici, ani heves, sonuçsuz ve değersiz gibi anlamlara gelir. Bu kavram, nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, ilim sahibi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, sahibini de uçurumlara ve Cehenneme düşürür.
İnsanı, Allah (c.c.) ile ibadet ilişkisine girmekten alıkoyan engel, hevaya uymaktır. Heva, nefsin şehevî arzularına ve sübjektif olana yönelmek, geçici lezzet ve hazlara temayül etmek anlamına gelir. Bu kelime Kur'an'da, ilmin karşıtı (zıddı) olarak da kullanılır.
Heva'ya bağlılık, şeytanın düzenine uyup onun arzusuna uygun bir bağlılığın izleyicisi olmaktır. Bunun için, küfür ve şirk tapınışının objesini heva oluşturur. Kur'an "puta tapmayı" edilgen bir din olarak nitelerken, böyle bir dinde ilahların özünü, insanın arzularını putlaştırıp sonra ona tapmasının oluşturulduğuna dikkat çeker.
İnsanın aşırı isteklerine ve Allah (c.c.)’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına ‘heva’ denilmektedir. Nefsin istekleri, meşru arzuları, normal yoldan karşılandığı zaman hata değil sevap bile sayılır. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu isteklerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil, nefsin doyumsuz istekleridir. Kişi nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu kuşkusuz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir durumdur.
Heva kelimesi, nefsin kınanmış kötü isteklerinin toplamını karşılamakta ise de, bazı kere daha farklı ve daha tehlikeli alanlara da kaymaktadır, şöyle ki: Kur'an'da nefs'in tanrı, ilah edinileceği açıkça belirtilmemişken, heva, Allah (c.c.)'a karşıt olarak bir ilah edinilmeye konu olmuştur. Şöyle buyurulmaktadır: “Hevasını ilah edineni gördün mü?”
Kur'an-ı Kerim’in bu teşhîs ve tesbiti, asrımız ve son yüzyıllardaki dinsizlik, ateizm ve nihilizm gibi cereyanların köklerine işaret etmektedir. Son yüzyılımızda oldukça yoğunlaşan ve Allah (c.c.) 'ın tanrılık makamından kovularak kendisine yer açılan sahte tanrı, işte heva'dır.
Allah (c.c.) kavramına bağlı olan ahiret ve öte dünya inancını reddederek, yerine sonlu ve aciz olan insanı oturtan yine bu hevadır. Hevaları İlah ve tanrı edinenler şöyle demektedirler: ‘Hayat ancak dünya hayatıdır, ölürüz yaşarız. Diriltilecek de değiliz’ Bu uğursuz inanç cahiliye şiirinin bir mısrasında şöyle dile getirilmiştir:
‘Biz ancak toprağın altına götüreceğimiz cesetler gibiyiz;
Yahutta, rüzgarlar gibi uçup gidecek olan ruhlar gibiyiz.’
Çok kısa bir hükümle: hürriyet teraneleriyle Allah (c.c.)'ı unutturup, O'nun yerine nefsin doymaz bilmez tutkularını oturtan hevadır. İnsanı yüce mertebelerden en denî, en düşük derecelere düşürendir. Heva'ya kulluk, Allah (c.c.)'a isyanda şeytanı fersah fersah geçmenin adıdır.
İnsanın karşısındaki bu düşmanlar gözle görülmezler. Buna karşılık insana kendi soluğundan daha da yakındırlar. Cana, kana karışmışlardır adeta. Cihad'ın büyüklüğü de zaten buradan kaynaklanır. Böylesi bir düşmana karşı verilecek cihad mutlaka büyük olmaya layıktır.
Eğer nefis Allah (c.c.)’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir.
Fakat bir kimse Allah (c.c.)’tan gelen ilme (yani vahye) kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa bu nefis doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi heva’sına uyuyor demektir.
Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi heva’ya uymaktan ileri gelir. Yani nefse uymaktan gelir. İnsanın nefis ve heva ile ilişkisi öylesine riskli bir ilişki ki, en net dini görevlerin ifasında bile, bir kurt gibi işin içine onların yansımaları nüfuz edebiliyor. Cihad ediyorsunuz, cihadınız yaralanıyor, sadaka veriyorsunuz sadakanız boşa çıkıyor, Kur'an okuyorsunuz okuyuşunuz sizin günahınızı çoğaltıyor. Neden? Çünkü Allah (c.c.) için yapmanız gereken tüm bu işlerde nefsî paylar buldunuz, şan şöhret, peşinde koştunuz. Yani Allah (c.c.)'a has kılmanız gereken bir davranıştan ‘heva’ya pay verdiniz. Böyle bakınca, insan zaman zaman öfkesini din haline getirebilir, kininden din oluşturabilir, diye endişelenmemek mümkün mü? Ve ‘Din’in içinde bu kadar hassas bir çizgide seyredecekse insan, Din alanından çıktığında nasıl bir anaforun içine düşer, Allah (c.c.)'a sığınmak gerekir.
Bir iş yaparken, bir şey hakkında karar verirken, bir ibadet fiilini yerine getirirken, bir şey yanlış mı, doğru mu, diye düşünürken; kişi ya kendi aklına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer akıl Allah (c.c.)’tan gelen ilme yani vahye uyuyorsa, o akıl isabetli karar verir. Eğer bir akıl Allah (c.c.)’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o aklın sahibi kesinlikle yanılacaktır ve heva’sına uymuş olacaktır.
Heva’nın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Böyleleri heva’nın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyiflerinin peşine giderler. Allah (c.c.)’ın gönderdiği hidayet rehberine aldırmazlar bile. [1]
Heva’sına Uyanların Özellikleri
Heva’ya uymanın ne kadar zararlı olduğunu göstermesi bakımından şu âyet ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hakk, onların heva’larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan her kes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı..” [2]
Hevasına uyan kimse, fırtınaya tutulmuş dümensiz yelkene benzer.
Yaratılış gayesini unutan insan, hevasından bir ilâh yontup onun ölçülerine göre bir dünya kurmaya yöneliyor ve işte orada ‘fesat' başlıyor. Çünkü Allah (c.c.) bildiriyor ki, eğer yeryüzünde birden fazla tanrı bulunsaydı, yeryüzü ve gökler fesada giderdi. İnsan, Yaratıcısını unutup kendi hevasını putlaştırdığında ise, bir-iki-beş tanrıdan değil, insan sayısınca tanrıdan, yani kuralını mutlaklaştıran varlıktan söz etmek gerekirdi. Bunun sonu fesattır.
İnsanın güç kullanabildiği her alanda bu fesat ihtimali varittir. Çünkü güç kullanımı, beraberinde yaratılış gayesini unutma ve 'ben'i ikame etme tehlikesini taşıyor. Onun için Allah'ın insan için koyduğu ölçüler anlamına gelen din, insanın güç kullanımını terbiye edici esaslar taşır. Çünkü her insan, bir şekilde güç kullanır ve onun için hevasını ve benini aşan bir ölçü gerekir. Allah Teâlâ gözün kullanımı için ölçü koyduğu gibi, bir aile reisliği için, annelik için, babalık için, çocukluk için, mal-mülk tasarrufu için, siyasî kudret için ölçüler koymuştur.
Heva’larına uyanların özelliklerinden biri istikbar (kendini büyük görme) içerinde olmaları ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmalarıdır. Bugün de hayata ve dünyaya kendi heva’ları doğrultusunda yön vermek, keyiflerine göre yaşamak isteyenler Kur’an mesajına, İslâm’ın özelliklerine karşı çıkmaktadırlar. [3]
Hevalarına uyanlar Allah’tan gelen ilmi (vahyi ve âyetleri) bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar gerçekten cahillerdir. [4]
Kur’an Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve O’nun şahsında müminleri uyararak: “Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevasına uyarsan, senin için Allah’tan bir veli ve yardımcı yoktur.” [5]
“Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevasına uyma.” [6]
Kur’an, müminlere ayrıca “Adaletten ayrılıp hevanıza uymayın!” [7] demektedir. Şüphesiz ki heva’ya uymak, dengeleri bozar, hakları ihlal eder, yandaşlığa ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler.
“(Ey Muhammed!) Heva ve hevesini kendine ilah edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidayete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?” [8]
Kur'an-ı Kerim, yukarıdaki ayette “Kendi heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?” diye sorar. Bunların özelliklerini sayar. Bunlar ‘Hayat ancak bu dünya hayatıdır, Ölenlerimiz ölür, yaşayanlarımız yaşar. Bizi ancak zaman öldürür.’ derler. Allah (c.c.)'ın yaratma ve öldürme kudretini zamana vermişler, ahireti de ortadan kaldırdıktan sonra, kendi nefislerini put edinmişlerdir. Kur'an'a göre bu insanlar “İşitir ve düşünür gibi görünseler bile” böyle değillerdir. “Bunlar hayvan gibidirler. Hatta tuttukları yol bakımından hayvandan da daha aşağıdırlar.”
Kur'an'ın "heva" olarak ifade ettiği ‘arzu’yu ilah edinenler için çizdiği çerçeve budur. Allah (c.c.)'ı "Rab" olarak tanımayanın önünde tek yol vardır: Şahsî arzunun ilahlaştırılması. Şahsî arzusunu ilahlaştıranın önünde de tek yol vardır: Ahiret'in, öldükten sonra yeniden yaratılıp yargılanmanın, dünyada yaptıklarının hesabını verme inancının inkârı. Hem Allah (c.c.)'a inanmayan, hem ahirete hesap verme düşüncesi bulunmayan, dünyada da "arzularını putlaştırıp, onun her emrettiğine boyun eğen insanın sonu ise "insani düşünceden uzaklaşma", "hayvanlaşma, hatta vahşette hayvanları bile geride bırakma"dır. Çünkü hayvandan farklı olarak insan, içgüdülerine aklın kudretini hizmet ettirme imkânına sahiptir. Böylece, hayvanın ulaşamadığı alanlara sevk edebilir.
İnsanlık tarihinde bunun sayısız örnekleri vardır. Kur'an bu sapmayı çok değişik görüntüleri ile anlatır. Her örnekte insanî bir tükenişin görüntüsü vardır. Allah (c.c.) ve ahiret inancı bittiğinde, insanlık bitmiştir: Cinayetler, cinsel sapıklıklar, ekonomik zulümler. Bütün bunlar, Allah inancından soyutlanmış ve nefisleri putlaştırmış toplumların hayat tarzıdır.
Heva, kimi insanda cinsel arzu, kiminde ekonomik güç, kiminde siyasi iktidar tarzında boy gösteriyor. Kiminde bir başka yöneliş halinde...
İnsan nefsinin ‘ben’ merkezciliğidir heva. Bunu dizginleyen ise, sadece bütün nefislere hâkim olan bir kudrete bağlanış. Bu bağlanışı ortadan kaldırdığınızda geriye, her insanda bir başka azgınlaşacak ‘nefis’ler kalacaktır. Allah (c.c.)'ın yerine nefisleri yerleştiren ve ahiret inancını ortadan kaldıran bir anlayış tarzının gelip dayanacağı nokta, evrensel çapta bir arzular-nefisler savaşıdır. ‘Başkasının yumruğunu görmeyen kendi yumruğunu balyoz sanırmış.’ Sade'ın kurduğu düş de aynen öyle. Sade, sonunda kendisinin ilah olacağı bir düş planlıyor. Her şeyi kendi ben'i, nefis putu çevresinde değerlendiriyor. Ve gücü yettiğince kadına işkence ediyor, öldürüyor. Oysa ‘yumruğu’ ondan güçlü olanlar da var. Her insanda bir başka vahşi ‘Sade’ bulunduğunu düşünün. Ne olur dünyanın hali?
Her insanda bu heva ve heves sonucunda Firavun, Hitler, Stalin, Karun veya azgın kapitalist insan modelleri düşünün. İnsanların birbirlerine karşı kurtlaşmasıdır bu. Evrensel bir boğuşmadır, boğazlaşmadır. Bir insanın ‘heva’sını diğerinden üstün kılacak ne vardır ‘güç'ten başka? Eğer Allah (c.c.)'a karşı sorumluluk duygusu ve ahirette hesap verme inancı yoksa? Evet, bir boğuşmadır ‘arzu’ putunun insanlığa sunacağı sosyal düzen? Nereye kadar? Tek insanın arzusunun mutlak iktidarına kadar. Ondan öncesi sürekli bir kuşkudur. Her an bir başka arzu putunun oyununa gelme endişesidir. Sürekli arkadan saplanacak bir hançer bekleyişidir. Dizgini kopmuş bir boğadır çünkü kişisel arzu. Bir tek nefis, yolunu bulup diğerlerini boyun eğdirir ve kendisine köle kılarsa, ya da başkaldıranı yok ede ede insan soyunu kurulursa tatmin olabilir. Hitler ve Stalin, ya da Batı toplumlarında sıkça gördüğümüz Sado-Mazoşist tipler, hep Sade dünyasının, arzuyu, hevayı ilahlaştırmış dünyanın ideal tipleridir. Tek fark, bunların şu anda mutlak iktidarı ele geçirmiş olmamalarıdır. Bir de bütün dünyada iktidar olduklarını düşünün. İşte dünyanın hayvanlaşma sürecine girmesidir bu. Güçlünün, gücü yettiğine saldırdığı bir dünya.
Kuran-ı Kerim, heva ve hevesine uyanların çetin bir azap ile muamele göreceğini ifade etmektedir. Heva ve hevesine uyanların sonucu cehennem olduğu için bundan ibret alınması gerekmektedir. “Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, heva ve heveslerine uydular; onlar bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir. (Cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır.)” [9]
“Sakın kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun.” [10]
Müminler, sık sık hevalarına uymamaları konusunda uyarılmaktadırlar. Yine yukarıda geçtiği gibi hevalarına uyan ve hevalarını tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemeleri istenmektedir. Buna bağlı olarak da en iyi barınma yeri olan Cennetin, Rabbinin azabından korkanlar ve nefsinin hevasından sakınanlar için hazırlandığı haber verilmektedir. [11]
Kur’an, Allah (c.c.)’ın âyetlerine tabi olanlar ile hevalarına uyanların bir olmayacağını söylüyor: “Şimdi Rabbinde apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü ve çekici gösterilmiş ve kendi hevasına uyan kimse gibi midir?” [12]
Kendi heva ve heveslerine uyanlar müminlerle alay etmekten bir an geri kalmazlar. Müminlerin her şeyleri hakkında olumsuz yorumlar yaparlar, iftira atarlar, görmemezlikten gelirler. Bu durumları sebebiyle Allah (c.c.) onların kalplerini mühürlemiştir. “Ey Muhammed! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: "O demin ne söyledi?" diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar.” [13]
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan heva (aşırı istek ve tutkular)dan daha büyüğü yoktur.”
Heva’sına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suçlar çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez, adaletle hareket etme ahlâkı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen heva’larına uymak değil, kendi heva’sından konuşmayan bir peygambere [14] ve O’nunla beraber Allah (c.c.)’tan gelen ilme (vahye) tabi olmaktır. [15]
Peygamber Efendimiz kendi heva ve heveslerine uyanları hadislerinde ‘Ehl-i Heva’ olarak tanımlamaktadır. Bunların arzularını tanrı edindiklerini, heva ve heveslerini gerçekleştirmek için dünyayı dahi kaosa sürükleyeceklerini, zulüm, katliam yapmaktan geri durmayacaklarını haber vermektedir. “Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i Kitap, yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (Ehl-i Sünnet ve'l Cemaattir. Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid'alar istila edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiç bir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'a da onların her hallerine sirayet edecek.” [16]
Ehl-i bid'a veya ehl-i heva denenler de sünneti reddedip, onun yerine beşerî hevayı koyanlardır. Beşerî heva fertten ferde değişebileceği için, onlar sayıca çoktur. Hadiste ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı belirtildikten sonra bunlardan sadece birinin yani sünnete uyanlar fırkasının kurtuluşa ereceği, geri kalanların ateşte olacağı belirtilmiştir. Aslında heva fırkalarının sayısı yetmiş ikiden pek çok kereler fazladır. Âlimler hadisteki "yetmiş iki"den muradın, çokluk ifade ettiğini belirtirler.
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez.” [17] ayeti Resulullah (s.a.v.)’a soruldu; buyurmuştur ki; “Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” [18]
Kadınlar, cennetlikler arasında azınlığı teşkîl etmektedir. Çünkü onlara (hissiliğin galebesiyle hareket etmelerinden ve aldanmalarının çabukluğundan ötürü heva ve dünyanın peşin zinetlerine meyledip âhiretten yüz çevirme hâli üstün gelir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm. Dünyadaki imkan sahiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı.” [19]
“Arzuları benim getirdiğim (İslâm gerçeğin)’e uymadıkça hiç biriniz (olgun) mümin olamaz.”
Heva, sadece kuru bir meyil (eğilim) demek değildir. Her yönelişin temelinde bir sevgi ve istek bulunduğu gibi heva da muhabbetle meyl etmek demektir. Bu sebeple de hakkın hilafına, istekle ve sevgiyle meyletmek asıl heva'yı anlatmaktadır.
Hisler ve hevesler, başıboş, serbest kayıtlardan uzak ve duygusal hareketleri öngörürler. Bağlılık, disiplin, düzen, ölçü ve denetimden hoşlanmazlar. Oysa insan, başıboş bir hayatın değil, her yönüyle hesabı verilecek bir ömrün sahibidir. Bu sebeple de kayıtsızlık isteklerinin, en esaslı kayda, 'vahy'e bağlı kılınması. Hayatın tadını çıkarmanın yolu olduğu kadar, ahireti kazanmanın da tek çaresidir. Nitekim bir ayette bu husus şöyle açıklanmıştır; “Kim Rabbinin azametinden korkup nefsini, heveslerin sevk ettiği kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer elbette cennettir.”
Maverdî'nin haber verdiğine göre Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: ‘Hakkınızda iki şeyden endişe ederim: Heveslere uymak ve tul-i emel...
Heveslere uymak, hakkı görmeyi, hakka uymayı önler; tul-i emel de ahireti unutturur.’
‘Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de, nefsini hevasına tabi kılan ve Allah (c.c.)'tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) kişidir.’ [20]
Hadiste, “Nefsini heva ve heveslerine tabi' kılmak” ve “Allah'tan dileklerde bulunmak”, acizliğin ya da sefahatin alameti olarak belirlenmiştir. Kendisini heva ve heveslerinin uydusu kılmış insanlar, bir ölçüde dünya ve ahirete yönelik bütün iddialarından vazgeçmişlerdir. Sorumluluklarına sahip çıkmamakla birlikte zaman zaman kapıldıkları hesap verme kaygısı, onları kuru kuruntulara, boş ümitlere, temennilere sevk eder. Oysa temenni hiç bir şeyi değiştirmez, sadece kişiyi aldatır, tembelliğe sevk eder. Nefsine uymuş kişilerin belki de tek çareleri kuruntularla avunmaktır. Oysa şu ayetler ne kadar ciddî bir uyarıdır. “Ey insanoğlu, seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkib eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
“Kullarıma benim bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azap olduğunu haber ver.”
Melek insana sürekli olarak iyi şeyler, hayırlar telkin eder. Şeytan da kötü şeyler, şerler, küfürler, isyanlar ve heva telkin eder. Şu halde mümin, içinden gelen iyi sesleri, melekten bilip onlara uymalıdır, kötü şeyleri de şeytandan bilip onlara uymamalıdır. Müslüman, bu seslerden birine, birinden diğerine uyup uymamakla imtihan edilmektedir.
[1] Necm sûresi, 53/23.
[2] Mü’minûn sûresi, 23/71.
[3] Bakara sûresi, 2/87.
[4] Rûm sûresi, 30/29.
[5] Bakara sûresi, 2/120.
[6] Maide sûresi, 5/48–49.
[7] Nisa sûresi, 4/135.
[8] Casiye sûresi, 45/23
[9] Meryem sûresi, 19/59.
[10] Taha sûresi, 20/ 16.
[11] Naziat sûresi, 79/40–41.
[12] Muhammed sûresi, 47/14.
[13] Muhammed sûresi, 47/ 16.
[14] Necm sûresi, 53/3–4.
[15] Bakara sûresi, 2/120.
[16] Ebu Davud, Sünnet, 1.
[17] Maide sûresi, 5/105.
[18] Ebu Davud, Melahim, 17; Tirmizî, Tefsir, Mâide; İbnu Mace, Fiten, 21,
[19] Buhârî, Rikâk, 51, Müslim, Zühd, 93,
[20] Tirmizi. Kıyame, 25; İbn Mace, Zühd, 31: Ahmed b. Hanbel, IV, 124; Hâkim, el-Müstedrek, IV. 251.