بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أمراض الأخلاق الذميمة / الأخلاق الذميمة / إفشاء السر
الأخلاق الذميمة

إفشاء السر

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

‘Sır’, gizlilik özelliği taşıyan bilgiyi ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. [1] İfşa ise, açığa çıkarma ve yayma gibi anlamlara gelmektedir. Dolayısıyla ifşa, tek kelime olarak sırrı yaymak anlamına gelmektedir. Sırrı, kişinin kendisine ait olan ve başkalarına ait sırlar şeklinde ikiye ayırmak mümkündür.

Her sır ikinci kişiye geçince yayılmış olur. Sır tek kişiden çıkıp iki kişiye ulaşınca sır olma özelliğini kaybetmiş demektir. Sırla ilgili olarak Hz. Ali (r.a.)’ye isnat edilen şu söz son derece dikkat çekicidir: ‘Sırrın senin esirindir, onu ifşa ettiğin zaman sen ona tutsak olursun.’

Emanet gibi olan sırrı korumak, emanet edilen bir malı korumaktan çok daha zordur. Çünkü mal sağlam mekanlarda, gerekli ortamlarda korunabilmekte iken; sır söylenmesi son derece kolay olan söze bağlıdır. Nasıl ki; malın korunması sağlam önlemlerle oluyorsa, sırrın korunması da sağlam karakterlerle olabilir.

Kimi bilgilerin sır niteliğinde olacağı ve korunması gerekebileceğini Hz. Yakub (a.s.)’un oğlu Hz Yusuf (a.s.)’a söylediği şu sözden anlamak mümkündür: “Yavrucuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar.” [2]

İnsanların çoğunluğu sır tutmak konusunda zayıflık içerisindedirler. Bir şahsa sır verip de ‘sakın bunu kimseye söyleme!’ diyen kimsenin, o sır yayıldığında sır verdiği kimseye kızma hakkı yoktur. Denilmiştir ki, ‘Sırrını kendi diliyle duyurup da bunun yayılmasından dolayı başkasını kötüleyen kişi akıllı değildir. Çünkü bizzat kendisinin kalbi bu sırrı tutamayacak kadar dar ise, sır verilen kişi nasıl suçlu tutulabilir ki!’

Sır olan bir emaneti başkasına yaymakta yarar uman, sonra göreceği zarar ile aklının eksikliğini belgeler. Gerek kendi sırrını ve gerekse başkalarının sırlarını ve emanetlerini yaymak, ifşa etmek çirkin bir davranıştır. Fakat emanet alınan bir sır yayılınca, toplum yararı ve güvenliği için olumlu sonuçlar doğurması söz konusu ise onun gerekli yere söylenip ifşa edilmesinde bir sakınca yoktur.

Müslüman, sırdaş edineceği kişiyi çok iyi seçmeli, bu konuda özellikle dikkatli davranılmalıdır. Kimi sırlar vardır ki; aileler yıkar, büyük sıkıntılar getirir. İşte bu tür sıkıntıların olmaması ve muhtemel tehlikelerin önlenebilmesi için sırdaş seçiminde özenli davranılmalıdır. Kişi kendisine zarar verecek, onu tehlikelere atacak kimseleri, onların güler yüzlü duruşları ve dost gibi görünüşlerine aldanarak sırdaş edinmemelidir. Ayette bu durumun ifadesi şöyledir: Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size ayetleri açıkladık.” [3]

‘Sizden olmayanlar’ ifadesinden ilk anlaşılan, Müslüman olmayanlardır. Dolayısıyla inançlı insan, Müslüman olmayanları kesinlikle sırdaş edinmez. Ayette sırdaş edinilmemesi gereken insanların özellikleri sayılırken, üç konu üzerinde duruluyor: fenalıktan kaçınmamaları, sıkıntı istemeleri ve kinlerinin konuşmalarına yansıması. Dolayısıyla bu nitelikleri taşıyan insanların sırdaş edinilmemeleri gerekmektedir.

Bir durumun sır olması onu hata veya doğru olmaktan kurtarmaz. Doğru gizli de olsa doğrudur, açık da. Aynı şekilde hata gizli olsa da hatadır, açık olsa da. Bu sebeple kişi yaptığı bir hatanın gizli olmasına dayanarak, o hatadan üzerine doğan sorumluluklardan kaçmamalıdır. Her ne kadar bu gizliyi veya sırrı insanlar bilmiyorsa da onu, gizli ve açık her şeyi bilen Yüce Allah bilmektedir. Ayette bu durumun ifade ediliş biçimi şöyledir: Allah şöyle dedi: ‘Ey Adem! Onlara bunların isimlerini söyle.’ Adem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, ‘Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?’ dedi.” [4]

Görüyoruz ki; gizli açık hiçbir bilgi Allah (c.c.)’ın bilgisi dışında değildir, hiç kimse bilmese dahi o bilmektedir ve bir gün hesabını soracaktır. Bunun için gizli de olsa yapılan suçların karşılığı verilmeli, haksızlığa uğrayan tarafın mağduriyeti giderilmelidir.

Hatanın gizlisinin onu hafifletmediğini gösteren bir başka ayet de şöyledir: (Ey Muhammed!) De ki: ‘Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.” [5]

Bütün bunlarla ilişkili olmak üzere bizlere ulaşan buyruk şudur: Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır.” [6]

Bir de sır mahiyetinde iyilikler vardır. Bunlar diğer iyiliklere göre daha değerli görülmüş, yapılan iyiliğin kaybolmayıp kıyamet günü insanın karşısına getirileceği bildirilmiştir. Konuyla ilgili ayet şöyledir: İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alış-veriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.” [7]

Ayet genel bir açıklamayla gizli ve açık harcamayı teşvik ederken hadis daha da ayrıntıya girerek gizli harcama üzerinde durmaktadır. Ebu Hureyre'nin (r.a.) bildirdiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Cenab-ı Hak, bir kısım müminleri hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde kendi arşının gölgesi altında gölgelendirecektir. Bunlar: Âdil yönetici, Allah'a ibadet ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç, gönlü mescitlere bağlı olan kimse, birbirini Allah için seven ve bu muhabbetle birleşip, bu sevgi ile ayrılan iki kişi; Güzel ve sosyal mevkii yüksek bir kadın tarafından davet edilip de kadın kendisini ona arz ettiğinde: Ben Allah'tan korkarım, diyebilen kişi, sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde, Yüce Allah'ı (dil ile veya kalben) zikredip gözyaşı döken kimse.” [8]

Burada konumuzla doğrudan ilişkili olan bölüm, kişinin yaptığı iyilikte gizli davranması ve bu gizliliği sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak kadar nitelemesine vardıran insanın durumudur. Böyle yapılmayıp da yapılan küçük bir yardım bütün çevreye duyurulursa, bunun birçok sakıncaları vardır. Birincisi yardım edilen kişi rencide olacak, ikincisi ise yardım eden kişinin işine gösteriş karışmış olacaktır. Dinimiz gösterişi şiddetle reddetmekte ve biz de bilmekteyiz ki; gösteriş bir çürük meyvenin diğerlerini çürütmesi gibi iyi amellerin kıymetini de düşürmektedir.

Burada sırların yayılmaması bakımından aile bireylerinin takınması gereken tavırlara özellikle değinmek gerekir. Aile toplumu oluşturan bir alt yapılanma birimi olarak kendi içinde gizlilikler taşımaktadır. Bu gizlilikler ailenin kurulumuna ilişkin olabileceği gibi devamına ilişkin de olabilir. Özellikle eşler arasında karşılıklı öğrenilen sırların ömür boyu başka hiçbir kimseye aktarılmadan taşınması ailenin huzuru için son derece önemlidir. Aile sırlarını başkalarına aktarmanın birçok sakıncası vardır. Bunların başında aile bireylerinin birbirlerine olan güvenlerinin sarsılması vardır. İnsan ancak sevdiğine dertlerini, sıkıntılarını ve sırlarını anlatır, onun sırlarını paylaşır. Ancak sırrın başkalarına yayılması durumunda dertlerin ve sırların paylaşılması isteği ortadan kalkacak, bu var olan sevgi bağını zayıflatacak ve derin huzursuzluk baş gösterecektir. Durum bununla da sınırlı kalmayıp, dertlerini ve bununla ilişkili olarak sırlarını paylaşmak zorunda hisseden kişi, başka bir sırdaş arayacaktır. Bu gidişatın sonu ise aile bağlarının ortadan kalkması problemine dayanmaktadır.

O halde yapılması gereken, Müslüman karakterine yakışır biçimde sırdaş olabilmek, hayrın ve hayırlının yanında olmaktır.

İbn Ömer'den (r.ahm.) rivayet edildiğine göre: Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu tehlikeye atmaz. Her kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Her kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah da o kimseden Kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da Kıyamet gününde onun kusurunu örter.” [9]

Kimi durumlar vardır ki; ortaya çıkan hatayı yalnızca bir kişi bilmektedir ve bu hatanın yaygınlaştırılmasıyla hiç kimse yarar elde edememekte veya gizlenmesiyle de kimse zarara uğramamaktadır. İşte bu durumda bilen tek kişi için adeta sıradan bir hata durumunda olan bu kusurun başkalarına aktarılmaması, o ayıbın örtülmesi Peygamberimiz (s.a.v.)’in bizlere bir tavsiyesi niteliğindedir. Kim ki Müslüman kardeşinin böyle bir kusurunu örterse yüce Rabbimiz de Ahiret’te onun böyle bir kusurunu örtecek, ifşa etmeyecektir.

İfşa Hastalığından Kurtuluş Yolu

İnsanın kendi sırlarını, başkalarından saklaması bir sabır, tahammül ve tedbirli olmanın gereğidir. Aslında insanlara sırrı söylemenin çoğu zaman gereği de yoktur. Sohbet olsun veya sırrını söylediği insana güvendiğini belirtmek için olsun diye sırlar söylenmekte ve zamanla insanlar arasına fitne girdikten sonra da sırlar ifşa olmaktadır. Bunun için Müslüman gereği yok iken sırlarını herkesten önce kendisi ikinci bir kişiye söylememeli ve daha sonra pişman olmamalıdır.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Yusuf sûresi 12/5.

[3] Ali İmran sûresi, 3/118.

[4] Bakara sûresi, 2/33.

[5] Enam sûresi, 6/151.

[6] Enam sûresi, 6/120.

[7] İbrahim sûresi, 14/31.

[8] Sahih-i Müslim, Zekat.

[9] Sahih-i Müslim, Edep.