بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / صفات السياسي الفاضل / إعداد جيش قوي
صفات السياسي الفاضل

إعداد جيش قوي

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

GÜÇLÜ BİR ORDU HAZIRLAMAK (RİBAT)

Erdemli

siyasetçinin önemli özelliklerinden biri de yönettiği ülkesi ve toplumunun dışarıdan

gelecek tehlikelere karşı korunması ile huzur ve güvenliğinin sağlanması için

güçlü bir ordu hazırlamak ve bunu yaşatmaktır.

İnsanlık

tarihi boyunca dünyanın çeşitli coğrafyalarında kurulan büyük-küçük devletler, derebeylikler,

kabileler ve topluluklar arasında sürekli olarak kısa-uzun süreli savaşlar

yaşanmış, bu savaşlarda milyonlarca insan ölmüş, kimi devletlerin varlığı sona

ermiş ve kimileri de isim, el ve konum değiştirmiştir. Bu durum halen devam

etmekte olup kıyamete kadar da sürecektir.

Müslümanlar

da bu savaşlardan nasiplerini almışlar ve çoğu zaman dinlerini, yurtlarını ve

insanlarını savunmak uğruna sayısız şehidler vermişlerdir. Bunun için Müslüman

yöneticiler hemen her dönemde güçlü ordular kurmaya ve bunları yaşatmaya gayret

etmişlerdir.

Kur’an-ı

Kerim’in birçok ayetinde müminlerin düşmanları karşısında birlik olmaları

emredilmekte ve onların kardeş oldukları, birbirlerine karşı merhametli,

düşmanlarına karşı şiddetli olmaları vurgulanmaktadır. Müslümanların cemaat

olmalarının, ayrılığa düşmemelerinin, Kur’an’a topluca sarılmalarının din ve

dünya açısından sayısız faydaları vardır. İslâm, kişiyi Allah (c.c.)’a bağlayan

ve onu gerçek anlamda kurtuluşa götüren bir dindir. Herkes kendi sorumluluğunu

kendisi taşır. Ancak İslâm en iyi şekilde, bir Müslüman cemaat arasında,

onlarla beraber yaşanabilir.

Kur’an-ı

Kerim’de Müslümanların düşmanlarına karşı savaşa hazırlıklı olmaları konusunda

‘Ribat’ kelimesi ve türevleri kullanılmaktadır. ‘Ribat’, bir işe sarılıp devam

etmek, düşmana karşı savaş atları (veya savaş malzemeleri) hazırlamak ve sınırı

düşmana karşı korumak için beklemek demektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle

buyurulmaktadır: “Onlara karşı gücünüzün

yettiği kuvvet ve ribat atları (cihad malzemeleri) hazırlayın...”

Buradaki

‘ribat’, hem savaş için dayanıklı olmayı, hem de savaş için gerekli araç, silah

ve malzemeyi hazırlamayı ifade etmektedir. Eğer müminler, düşmanlarına karşı

hazırlıksız olurlarsa, düşmanların saldıracakları gediklerde, sınır boylarında

nöbet tutmazlarsa, yani her an saldırı olacakmış gibi hazırlıklı olmazlarsa;

düşmanları onları gafil avlar, onlara zarar verebilir, yurtlarından sürebilir

ve hatta yok edebilirler.

‘Ribat’,

aynı zamanda ibadete sarılmak, ibadete devam etmek, gönlü ve duyguları en

içtenlikli bir şekilde ibadet şuuruna bağlamak demektir. Mümin her an ibadete

hazırdır, ibadetinde süreklidir. O böyle yapmakla, düşmanlara karşı kendini

korumuş olur, imanını koruma altına almış olur. Müslümanların sınır boylarında

onların vatanlarını, ırzlarını ve dinlerini korumak için düşmanlara karşı

hazırlıklı olan İslâm askeri gibi, o da imanın yeri olan kalbinin kapısında

imanı tehlikeye düşüren tehlikelere karşı ‘ribat’ yapar, nöbet tutar, hazır

olur, ibadetine sürekli dikkat eder.

Türkçemizde

‘bağ’ anlamında kullanılan ‘irtibat’, aslında saldırgan düşmana karşı hazır

olmak demektir. Bu kelime elbette bir şeyle bağ ve bağlantı kurmak anlamına da

gelmektedir.

Ribat

veya rabıta bir âyette şöyle geçmektedir:

“Ey iman edenler! Sabredin, sabretmekte

direnin (veya yarışın), ribat yapın (cihada hazırlıklı olun) ve Allah’tan

hakkıyla sakının. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”

‘Rabıta,

ribat, murabıt’ kelimeleri daha çok birer ‘cihad’ terimidir. Bu, Müslüman’ın hem

dış düşmanlarına karşı ve hem de imanın iç düşmanlarına karşı bir cihad

anlayışını kapsar.

Ayette

geçen sabır; nefsi kendisinde bulunan zorluklara katlandırmaktır. Musabere ise,

nefsi hem kendisindeki hem de kendi dışındaki zorluklara katlandırmaktır.

Örneğin hastalık nefsin kendisindendir. Hastalığa dayanmak sabırdır. Allah

yolunda çalışmak ise nefsin dışındaki bir zorluktur. Nefsin o zorluğa

katlanması ise ‘musabere’dir. Ayette hem sabredin, hem de sabretmekte direnin,

yani ‘musabere’ edin bu anlamdadır.

Peygamberimiz

(s.a.v.) buyuruyor ki:

Bir gündüz ve gece ribat yapmak (Allah

yolunda nöbet beklemek ) bir aylık nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır.

Ölse bile bu işlediği amelin sevabı kesilmez. Bununla rızıklanır, fitnecilerden

korunur.”

“Allah (c.c.) yolunda bir gün murabıt

olmak (nöbet beklemek) dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır.”

“Kim Allah (c.c.) yolunda murabıt olarak

ölürse, kendisine, işlemekte olduğu salih amelin sevabı (sanki ölmemiş gibi

verilmeye) devam edilir. Rızkı da sürekli olarak verilir. Kabirdeki hesaba

çekicilerden emin olur. Allah (c.c.) onu kıyamet günü en büyük korkudan

(Cehennem’den) güvene kavuşturur.”

Âl-i

İmran sûresi 200. Ayette; gerektiği zaman düşmana karşı saf bağlamak,

Müslümanların sınırlarında onları korumak üzere nöbet beklemek, İslâm

düşmanlarına karşı devamlı hazırlıklı olmak, bir namazdan sonra diğerini

beklemek ve Allah yolunda gerektiği gibi sabırlı olmak tavsiye edilmiş

olabilir.

Görüldüğü

gibi ribat veya rabıta cihatla, sabırla, ibadetlere bağlanmakla ilgili

kavramlardır. Tasavvufçuların anladığı gibi bir anlam taşımamaktadırlar. Ne

Peygamberimiz (c.c.), ne sahabeler, ne de sonradan gelen büyük âlimler

böylesine bir rabıtaya başvurmadılar. Bu sonradan uydurulmuş bir şeydir.

Bu

ayet aynı zamanda müminlere, birbirlerine bağlanmalarını, birbirlerine destek

olmalarını, toplu bir şekilde ‘İslâm Ümmeti’

bağını güçlendirmelerini de emrediyor.

Tarihi

olaylar ve bugün içerisinde yaşadığımız gerçekler, İslâm ümmetinin çektiği

acılar karşısında bu ‘rabitû-birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun’

emri ne kadar yerindedir? Müminler inandıkları Kitab’ın hükümlerini yerine

getirirlerse gerçek anlamda Müslüman olurlar.

Âl-i

İmran sûresinin 200. Ayetinin bu şekilde de anlaşılması mümkündür. Her şeyin en

doğrusunu ise yalnızca Rabbimiz (c.c.) bilir.

Ribat

kavramı Kur’an-ı Kerim’de ‘savaş için bağlanıp beslenen atlar ve düşmana karşı

nöbet bekleme’ anlamında kullanıldığını tekrar hatırlayalım. Ancak zaman

içerisinde ‘ribat’ daha geniş bir anlam kazanmıştır.

İslâm

hukukçuları ribatı; Müslümanları saldırgan düşmana karşı korumak için

sınırlarda beklemek diye tanımlamıştır. Bu da süvarilerin (at binenlerin) atlarını bağlamalarından

(ribâtü’l hayl) gelen bir anlamdır.

Ribat

başlangıçta yalnızca nöbet beklemeyi ifade ederken, zamanla sınır boylarında

nöbet için kullanılmış ve mücahitlerin barınmaları, düşmanı gözetlemek için

yapılan yerlere ad olmuştur. Avrupa kıtasının en batısında yer alan Endülüs

(İspanya) Müslümanların elindeyken burada kurulan bir devletin adının

‘Murabıtlar Devleti’ olması da dikkate şayandır. Ribat ayrıca mücahitlerin

yetişme ve nefis eğitim yerleri, Müslümanların tehlike anında sığınma mekânları

da olmuşlardır. Bir kısmı da zamanla kervansaray gibi kullanılmışlardır.

Müminler,

Kur’an’ın emrine uyarak imanlarını ve İslâmî hayatlarını sabrederek, sabırda

yarışarak ve cihad ile korurlar. Bunun için kalplerinin, ailelerinin ve İslâm

vatanının kapılarında gereği gibi ve bir nöbetçi asker gibi beklerler.

Gönülleri de imanlarıyla ve Kur’an’la irtibatlıdır. Bütün bu özellikleriyle

ribat ahlâkı da mücahidin en önemli ahlâk esaslarındandır.

Müslüman

siyasetçi, bütün bu bilgiler, ilâhî emirler ve Peygamber (s.a.v.)’in

uygulamaları doğrultusunda yönetmekte olduğu ‘İslâm Toplumu ve Devleti’nin

huzur ve güvenliği için güçlü bir ordu kurmak, günün teknoloji ve şartlarına

göre donatmak ve bunu kıyamete kadar yaşatmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmek

ilâhî bir emir olduğu kadar ilim ve aklın gereğidir. Çünkü tarihî gerçekler

bunu gerektirmektedir. Şayet böyle yapamazsa hem Allah (c.c.)’a karşı ve hem de

toplumuna karşı görevini yapmamış ve hatta ihanet etmiş olur. Bu özelliklere ve

anlayışa sahip olmayan siyasetçiler Müslümanların başına yönetici olarak

getirilemezler.