بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / صفات السياسي الفاضل / إبقاء روح الجهاد حية
صفات السياسي الفاضل

إبقاء روح الجهاد حية

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

CİHAD RUHUNU DİRİ

TUTMAK

Müslüman siyasetçi, İslâm toplumu bireylerinin ve çağını

paylaştığı diğer bütün insanların tam anlamıyla İslâm nimetine ve dolayısıyla

dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için cihad ruhunu diri tutması gerekir. Bu

yolda yapılacak çalışmalara ise ‘Siyasî Cihad’ denir.

Bu

hususta ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere bakıldığında İslâm’da siyasetin ne

kadar önemli olduğu ortaya çıkar. İslâm’ın onu nasıl teşvik ettiğini ve bir

yükümlülük olarak Müslümanlara yüklediğini görürüz. Zira Müslümanların

maslahatlarına önem vermekle, yöneticilerin işleri ile ve yöneticileri muhasebe

etmekle kısacası siyasetle ilgili birçok açık ve kesin ‘nas’ vardır. Bu nas’ların

bir kısmını, siyasetin yürütülüş şeklini ortaya koyarak göstermeye çalışacağız.

Müslüman

siyasetçiden istenen, insanları Allah’ın indirdikleri ile yani Kur’an-ı Kerim

hükümleri ile yönetmek ve yönetilmektir. Allah Teâlâ’nın indirdiklerine göre de

denetlemek ve muhasebe etmektir. İşte Allah Teâlâ’nın bu talebini ifade eden ayet-i

kerimelerden birkaçı şunlardır:

“Onların

aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet (yönet). Hak’tan sana gelenden sapıp

da onların arzularına uyma.”[1]

“Allah’ın

indirdiğiyle yönetmeyen, işte onlar kâfirlerdir.”[2]

“Allah’ın

indirdiğiyle yönetmeyen, işte onlar zalimlerdir.”[3]

“Allah’ın

indirdiğiyle yönetmeyen, işte onlar fasıklardır.”[4]

“İnsanlar

arasında hükmettiğinizde (yönettiğinizde) adaletle yönetin.”[5]

“Rabbine

yemin olsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda Seni (İslâm’ı) hakem kılmadıkça,

sonra Sen’in (İslâm’ın) hükmünden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan ona tam

bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[6]

“Sana

indirilene ve Sen’den önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri

görmedin mi? Zira onlar inkâr etmekle emir olundukları halde tağutla yönetilmek

istemektedirler. Şeytan ise onları uzak bir sapıklığa saptırmak istiyor.”[7]

Bu

ayet-i kerimeye göre Allah’ın indirmediği dolayısıyla insanların kurduğu sistem

ve hükümlerle yönetime talip olmak şeytanın güdüm alanına girerek sapıtmak,

yönetimi altındakileri saptırmak ve iman iddiasını boşa çıkarmak olmaktadır.

İşte asıl kendisinden Allah’a sığınılacak husus budur. Kapitalizm, sosyalizm,

faşizm, komünizm gibi çağdaş tağutî sistemlerin siyasetinin yürütücüsü olmaktan

Allah (c.c.)’a sığınmak gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Yoksa

onlar cahiliye (İslâm dışı) yönetim mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre

hükümranlığı (yönetim sistemi) Allah’tan daha güzel kim vardır.”[8]

Siyasetin

yönetim bölümünde Allah (c.c.) Müslümanlara, insanları Allah’ın indirdiği ile

yönetmeyi bu ve benzeri birçok ‘nas’ ile emretmiş iken bu emirleri yerine

getirmeden Allah’a kulluk nasıl olur?

Ayrıca

Allah Teâlâ, marufu emretmeyi, münkeri de yani Allah’ın rızasına uygun olmayan

şeyleri de nehy etmeyi müminlerin bir sıfatı ve görevi olarak talep etmektedir.

Marufu emretmek ve münkerden nehy etmek siyasî bir iştir. Çünkü marufun da

münkerin de başı o toplumun yönetimidir. Yönetim bozuk olursa toplum fasit yani

bozuk ve kirli olur. Çünkü yönetim toplumun yapısını teşkil eder. Sosyal

ilişkileri tanzim eder. Bu tanzimdeki çarpıklık toplumda çarpık, bozuk, kötü,

dengesiz ilişkileri; beraberinde de zulüm, dolandırıcılık ve yolsuzlukları

getirir. Bu da yönetime ve yöneticilere yönelik marufu emretmenin ve münkerden

nehy etmenin önemini ortaya koymaktadır.

İşte,

Allah Teâlâ bu önemli siyasî işi Müslümanların özelliği olarak zikrederek

onlardan kesin bir şekilde talep etmiştir:

“Mümin

erkek ve kadınlar birbirlerinin velisidirler (dost, yardımcı ve koruyucusudurlar)

marufu emrederler ve münkerden nehyederler.”[9]

“Yeryüzünde

onları yerleştirdiğimizde (iktidar sahibi kıldığımızda) onlar namaz kılarlar,

zekât verirler, marufu emrederler ve münkeri nehy ederler.”[10]

Bu

ayet-i kerime deMüslümanlardan davet ve ümmet olarak marufu emretmeyi

ve münkerden nehy etmeyi talep etmektedir: Yine Efendimiz (s.a.v.):

“Nefsimi elinde bulunduran (Allah)’a yemin

ederim ki siz ya iyiliği emreder münkerden nehy edersiniz, ya da Allah katından

hemen size bir azap gönderir sonra da siz dua edersiniz de duanız hiç kabul

edilmez.”[11]

Toplumdaki

özel kimseler yöneticiler, toplumu etkileyen liderlerdir. Onları takip etmeyen

ve onların işleyeceği münkerlere karşı duyarsız ve tepkisiz olan insanlar

onların işledikleri cürümlerden dolayı Allah (c.c.)’ın göndereceği çeşitli

azaplardan kurtulamazlar. Kurtulmaları için yöneticileri ve liderleri

denetleyip icraatlarını takip etmeleri ve yanlışlarına tepki göstermeleri

gerekir. Bu da siyasetle iştigal değildir de nedir?

Allah

Teâlâ, İslâm ümmetini ‘risalet’ ve ‘cihad’ ümmeti kılmış, insanlığa risaleti

götürmek onları zulümlerden, sapıklıktan, kula kulluktan kurtarmak için

çalışmakla sorumlu kılmıştır. Onun yolu olan cihadı farz kılmıştır. Şöyle ki:

“Siz

insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. Marufu emreder münkerden nehy edersiniz.”[12]

“O

müşrikler hoşlanmasa da (kendi) dinini bütün dinlere hâkim kılmak için Rasulünü

hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.”[13]

“Fitne

kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla (kâfirlerle)

savaşın.”[14]

İslâm

ümmetinin bu görevini yerine getirebilmesi için dünyada neler olup bittiğinden

haberdar olması, düşmanlarına karşı uyanık olması gerekmez mi? Yani dış

siyaseti, devletlerarası siyaseti bilmesi gerekmez mi? Bunlara vakıf olmayanlar

düşmanlarından nasıl korunabilir? Hem de Allah’ın üzerine yüklediği fitneyi,

fesadı ortadan kaldırma yükümlülüğünü nasıl yerine getirebilir?

Günümüzde

yeryüzü, Müslümanların düşmanları olan kâfirlerin, Hıristiyan ve Yahudilerin

devletleri tarafından istila edilip ifsat olmuştur. Bunlar devletlerinin imkânları

ile sürekli Müslümanlara kin beslemekte, kötülük düşünmekte ve düşmanlık

yapmaktadırlar. Müslümanların mallarını çalmak, ülkelerini sömürmek, onları

İslâm’dan uzaklaştırmak ve İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmak için hileler,

tuzaklar kurmaktadırlar. Planlar ve planlarını uygulamak için çeşitli

faaliyetler yapmaktalar. Bu ortamda, Müslümanlar o düşmanlara karşı nasıl gafil

olur? Düşmanına karşı gafil olmayı telkin eden bir zihniyet asla İslâmî

zihniyet olamaz. Şu anda yeryüzündeki devletler madem ki hep küfür

devletleridir, o halde Müslümanların bu devletleri, devletlerarası siyasî

durumu belirleyen büyük devletlerin vakıalarını tanımaları, onların plan ve

desiselerinden haberdar olmaları onların aleyhimizde hazırladıkları tuzaklarına

düşmemek için farzdır. Çünkü bir farzı yerine getirmek için gerekli şeyler de

farzdır. Nitekim son dönemlerde Müslümanlar bu farzı eda etmedikleri için

sürekli düşmanları olan kâfirlerin, münafıkların tuzaklarına düşmektedirler.

Yukarıda

geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah Teâlâ İslâm ümmetini fitne ve fesadı

ortadan kaldırmak ve hak din olan İslâm’ı yeryüzünün tamamında hâkim kılmak

için cihad yapmakla mükellef kılmıştır. Müslümanların bakışını yeryüzünün

tamamına yöneltmiştir. Bununla yükümlü olan bir ümmet elbette ki fitne ve

fesadı yapanları tanımak zorundadır. Onların güçlerini, planlarını ve

faaliyetlerini tanımak zorundadır. Bu da dış siyaseti takip etmeyi ve siyasî

uyanıklığa sahip olmayı gerekli kılmaktadır.

Allah

Teâlâ, yukarıda da belirtildiği gibi İslâm ümmetini “İnsanlar için

çıkartılmış en hayırlı ümmet” “İnsanlığa şahit ümmet” kılmıştır. Bu

vasıflara göre İslâm ümmetinin sorumluluğu evrenseldir. Allah (c.c.) bu ümmete

bu ağır sorumluluğu yüklemekle aynı zamanda onu yeryüzünde “En seçkin, en

üstün ümmet” konumuna getirmiştir. İşte bu ulvî makam ve sorumluluk gereği

Müslümanlar sadece kendilerini düşünmezler ve sadece kendileri için yaşamazlar.

Bundan dolayı bugün her ne kadar Müslümanlar kendileri kalkınmak zorunda

olsalar da onların bakışı yine de âlemin tamamına insanlığın kurtuluşunadır.

Müslümanlar

kalkınmak için uğraşacaklar fakat sadece kendilerini kurtarmak için değil tüm

dünyayı fitne ve fesattan insanlığı da tağutî zulüm ve dalaletten kurtarıp

İslâm’ın nuruna hidayet ve adaletine ulaştırmak için yani tüm insanlığı

kalkındırmak için bunu yapacaklar. Bu bakışı bize hem yukarıda zikredilen

naslar kazandırıyor, hem de Rasûlullah (s.a.v.)’in sünneti kazandırıyor.

Dünyanın bütün ülkeleri veya bölgelerinde yaşayan

Müslümanların bir tek vücut gibi hareket etmeleri gere­kir. Çünkü bu birlik

farzdır. Kendi bölgelerinde tek liderleri olması lazımdır, bu farzdır. İslâmî

hükümleri yerine getirmek için gereken bütün hazırlıkları yapmaları icap eder,

bu da farzdır. Kendilerine zararlı ve bozguncu kişileri ülkelerinden söküp

atmaları gerekir, bunu yapmak da farzdır. Başka ülkeler ve yerlerdeki Müslüman

kardeşlerine yardım ellerini her yönden uzatmaları gerekir, bu da farzdır.

Aralarında her konuda birlik meydana getirmeleri lazımdır. Bu, farzdır. Bütün

dünya Müslümanlarının Halifelerini bulup ortaya çıkarmaları, ona biat etmeleri

gerekir, bu da farzdır. Tüm güçlerini cihad için seferber etmeleri gerekir, bu

da farzdır. Bütün dün­yaya İslâm’ı duyurmaları ve yaymaları şarttır ve bu da

farzdır.[15]

Her birimiz heva ve isteklerimizi öncelikle bir kenara

itmeliyiz. Bu saydığı­mız farzların gerçekleşebilmesi ve sağlam bir temel

atmamız için Müslüman kardeşlerimize yardım ellerimizi uzatmalıyız. Dinde pek

zarurî olarak bilinen bir hususta artık aramızda tartışmayalım. Cihad üzerimize

farz olmuşken, onu terk ettiğimiz için başımıza gelen zillet ve aşağılığa artık

bir son vere­lim. Kim Allah (c.c.)’tan bir ecir ve zafer isterse, bundan yoksun

olmamayı diler­se bunu yapsın..

[1] Maide sûresi, 5/48.

[2] Maide sûresi, 5/44.

[3] Maide sûresi, 5/45.

[4] Maide sûresi, 5/47.

[5] Nisa sûresi, 4/58.

[6] Nisa

sûresi, 4/65.

[7] Nisa sûresi, 4/60.

[8] Maide sûresi, 5/50.

[9] Tevbe sûresi, 9/71.

[10] Hac sûresi, 22/41.

[11] Tirmizi, Fiten, 9.

[12] Âl-i İmran

sûresi, 3/110.

[13] Tevbe

sûresi, 9/33.

[14] Enfal

sûresi, 8/39.

[15] Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva.