أسرى الحرب
Arapçada ‘savaş tutsağı’ karşılığında kullanılan ‘esir’ kelimesi, ‘ip gibi şeylerle sağlamca bağlamak’ anlamındaki esr (isare) kökünden türemiş bir sıfattır. Çoğulu ‘esrâ, usârâ ve esârâ’dır. [42] Esir kelimesinin, kök anlamından hareketle ‘mahpus’ manasında kullanıldığı da görülmektedir. Nitekim bir hadiste bu anlamda geçtiği gibi [43] bazı müfessirler İnsan sûresinin 8. ayetinde yer alan esir kelimesinin bu manaya geldiğini söylemişlerdir.
Esir kelimesi Kur’an-ı Kerim’de bir yerde tekil [44], üç yerde çoğul olarak [45], bir yerde de fiil kalıbıyla [46] geçmektedir. Esirlerle ilgili hükmün açıklandığı bir ayette de, “Bağı sıkıca bağlayın!” ifadesiyle esir alınması hususuna işaret edilmiştir.[47]
Arap dilinde esir kelimesinin, savaşta ele geçen ve asıl muharip unsur olan yetişkin erkekler için kullanılmasına karşılık kökünde ‘gönlünü çelmek’ anlamı bulunan ‘seby’ yalnız kadın ve çocuk tutsakları ifade eder. Esir kelimesi bazen erkekleri ve kadınları kapsayacak şekilde kullanıldığı halde ‘seby’ erkekler hakkında kullanılmaz. Birçok hadiste yer alan ‘seby’ kelimesi Kur’an’da geçmez.
İslâm hukuk kaynaklarında da bu iki kelime anlam farkları muhafaza edilerek kullanılmıştır. Osmanlı kaynak ve belgelerinde esir kelimesi savaş tutsağı yanında daha çok köle anlamında kullanılmış olup ‘esirci, esir tüccarı, esir pazarı, esirciler şeyhi’ gibi tabirler köle alım satımıyla ilgilidir.
A) İslâm’dan Önceki Toplumlarda Esir
Toplumlar arasındaki düşmanlık ve savaşların yeryüzünde birden fazla insan grubunun varlığı ile başladığını düşünmek mümkündür. Buna bağlı olarak da savaşan tarafların birbirlerinden aldıkları esirlerden ve bunlara uyguladıkları muameleden söz edilebilir. Ancak bu konudaki bilgiler tarihin bilinebilen ve nispeten yakın olan dönemleriyle ilgilidir.
Eski devirlerde milletlerarası ilişkileri düzenleyen örf, hukuk ve anlaşmalar mevcut olmadığından savaşlarda keyfîlik hâkimdi. Galip gelen taraf muharip- sivil, kadın-erkek, büyük-küçük demeden düşmanını imha etmeyi meşru görebiliyor, bu arada esirler de en ağır muameleye maruz kalıyordu. Meselâ Asurlular düşmanın derisini yüzüp ele geçirdikleri şehrin kapısına asmayı, şehirde buldukları herkesi öldürmeyi dinî bir görev telakki ediyordu. Farslılarda da esirleri benzer muamelelere tâbi tutuyor, kendilerine hayat hakkı tanımıyorlardı. Kisrâ I. Hüsrev Yemen’e gönderdiği kumandanı Vehriz’e, anneleri Arap asıllı bile olsa siyahî (Habeşli) hiçbir kimseyi hayatta bırakmama talimatını vermiş, Vehriz de bu talimatı yerine getirmişti. Farslıların esirleri fillere çiğnetme âdetleri de bilinmektedir.
Eski Yunanlılar ve Romalılar esirlere her türlü işkenceyi reva görüyor, vücutlarını parçalıyor, büyük-küçük, kadın-erkek ayırımı yapmadan hepsini öldürüyorlardı. Ancak zamanla bu toplumlarda esirleri köleleştirip onlardan faydalanma yoluna gidilmiştir. Esirlere uygulanan kötü muamele her devirde varlığını sürdürmekle birlikte köle haline getirme yine de bir iyileştirme sayılabilir.
Eski toplumlardan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi semavî dinleri kabul edenlerin bile esirlerle ilgili uygulamalarında vahşet ve insafsızlığı terk etmedikleri, aksine bunu dinin bir emri gibi telakki ettikleri görülmektedir. Meselâ Talmut’ta yalnız savaşçı esirler değil kadın ve çocuklarla ele geçirilen hayvanların da öldürülmesine hükmedilmişti. Ancak mukaddes kitaplarda bu uygulamaları onaylayan ifadelerin ilâhî kaynaklı olamayacağı muhakkaktır.
İslâm’dan önce Araplar da esirlere uyguladıkları muamele bakımından diğer milletlerden farklı değillerdi. Münzir b. İmrülkays ve diğer bazı Hîre hükümdarlarının yaptığı gibi esirler bazen toplu halde yakılıyor, çeşitli organları kesilmek suretiyle işkenceyle öldürülüyor, öldürülmeleri için düşmanlarına satılıyor veya sağ bırakılıp köle olarak kullanılıyordu. Bazen de fidye karşılığında veya mübadele yoluyla serbest bırakılıyordu. Esirin kabile ileri gelenlerinden birine sığınarak kurtulduğu, bir daha savaşmamak şartıyla serbest bırakıldığı da oluyordu. Bu son muamele daha çok kabile reislerine uygulanıyordu. [48]
A)İslâm’da Esir
İslâm toplumunda esirin konumu incelenirken Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Hulefâ-yi Râşidîn dönemi uygulamalarına ayrı bir önem vermek gerekir. Çünkü sonraki dönemlerde birçok konuda olduğu gibi esirlere uygulanacak muamelelerin ve onların hukukî statüsünün belirlenmesinde de bu dönem örnek alınmış, Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri de bu uygulamanın ışığı altında yorumlanmıştır. Bu sebeple esirlerin hukukî durumlarına geçmeden önce ilk döneme ait uygulamalardan bazı örneklerin verilmesi faydalı olacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde alınan ilk esirler, hicretin 17. Ayında (Receb 2/Ocak 624) Abdullah b. Cahş komutasındaki seriyyenin Batn-ı Nahle’de karşılaştığı Kureyş kervanından ele geçirilen iki esirdir. Mekkeliler bu esirleri kurtarmak için Medine’ye fidye göndermişlerse de Hz. Peygamber (s.a.v.), sefer sırasında kafileden ayrı düşen iki Müslüman geri gelmedikçe onları bırakmayacağını bildirdi. Düşman eline geçmediği anlaşılan sahabeler bir süre sonra dönünce Kureyş’in esirleri kırkar ‘ukıyye’ (4752 gr.) gümüş karşılığında serbest bırakıldı.
Müslümanların çok sayıda esir elde ettiği ikinci sefer Bedir Gazvesi’dir. Hicretin ikinci yılının Ramazan ayında (Mart 624) gerçekleşen bu savaşta Müslümanlar yetmiş esir almışlardı. Rasûl-i Ekrem esirlere uygulanacak muamele konusunda ashabıyla görüşmüş, Hz. Ömer (r.a.) ile Sa’d b. Muâz (r.a.) Bedir’in müşriklerle yapılan ilk savaş, esirlerin de küfrün önde gelen temsilcileri olduğu için öldürülmeleri suretiyle düşmanın tam bir hezimete uğratılmasının gerektiği yolunda görüş bildirmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise, esirlerin Müslümanların yakın akrabaları olduğunu belirterek fidye karşılığında serbest bırakılmalarının daha uygun olacağını söylemişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu görüşe katılınca esirler malî durumlarına göre 1000-4000 dirhem (2970-11880 gr.) gümüş arasında değişen miktarda fidye alınarak serbest bırakılmışlardı. Ancak fidyeyi ödeyemeyen Rebîa b. Derrâc’dan çok az bir şey, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir silâh tüccarı olan yeğeni Nevfel b. Hâris’ten de 1000 mızrak alınmıştı. Bu arada İslâm’ın azılı düşmanlarından olup Müslümanlara çok eziyet eden Nadr b. Haris ile Ukbe b. Ebu Muayt’ın öldürülmesine hükmedilmiş, malî imkânları yeterli olmayan yedi esir de karşılıksız serbest bırakılmıştı. Bunlardan Ebu Azze’den hiçbir düşmanla iş birliği yapmayacağına, Sayfî b. Ebu Rifâa’dan da fidyesini göndereceğine dair söz alınmış, ancak Sayfî fidyeyi göndermemişti. Malî durumu müsait olmayıp da okuma yazma bilenlere ise Ensar çocuklarından on kişiye okuma yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. Ebu Süfyân oğlu Amr’a karşılık umre için Mekke’de bulunan Sa’d b. Nu’mân’ı alıkoymuş, durum Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirilince Sa’d karşılığında Amr serbest bırakılmıştı.
Bedir Gazvesi’nden sonra alınan ikinci büyük esir topluluğu Benî Kaynuka Yahudileridir. İkinci yılın Şevval ayı ortalarında (Nisan 624) antlaşmayı bozan Beni Kaynuka Yahudileriyle savaş yapılmış ve Yahudiler kalelerinde on beş günlük kuşatmadan sonra teslim olmuşlardı. Ancak İslâm öncesinde Hazrec kabilesinin müttefiki olan bu Yahudi topluluğu Abdullah b. Übey b. Selül’ün ısrarları üzerine Medine’yi terk etmek üzere serbest bırakılmış, onlar da Şam taraflarına göç etmişlerdir. [49]
Uhud Gazvesi’nde Müslümanlar sadece bir esir elde etmişlerdir. Ebu Azze el-Cumahî adındaki bu kişi Bedir’de de esir alınmış, fakat beş kız çocuğunun kimsesiz kalacağını belirterek affını istemiş, Müslümanların aleyhinde kimseye yardım etmemek şartıyla affedilmişti. Ebu Azze bu defa da savaşa zorla karıştırıldığını belirterek tekrar affedilmesini istemişse de Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslüman’ın “Bir yılan deliğinden iki defa sokulmayacağını’ ve “Muhammed’le iki defa alay ettim” dedirtmeyeceğini belirterek isteğini reddetmiş ve öldürülmesine hüküm vermişti. Savaştan sonra düşmanı takip eden keşif kolundan esir alınan iki Müslüman da müşrikler tarafından şehit edilmişti.
Beşinci yılın Şevval ayında (Şubat-Mart 627) vuku bulan Beni Mustalik (Müreysî) Gazvesi’nde düşmandan 200 aile esir alınmış ve gaziler arasında paylaştırılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, kabile reisi Haris b. Ebu Dırâr’ın kızı Cüveyriye ile evlenmesi üzerine ashabın büyük bir kısmı kendi paylarına düşen esirleri karşılıksız serbest bırakmış, bir kısmı da ganimetten altı pay karşılığı bir fidye ile salıverilmişti.
Rasûl-i Ekrem döneminde ele geçirilen önemli bir esir grubu da Benî Kurayza Yahudileridir. Hendek Gazvesi sırasında Mekke müşrikleri ve onların müttefikleriyle iş birliği yapan ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile daha önce imzaladıkları antlaşmayı bozan Kurayza oğulları, Müslümanların savaşla meşgul oluşundan faydalanarak Medine’de savunmasız kalan ailelere saldırmak istediler. Rasûl-i Ekrem harbin ardından kalelerini kuşattı. Nihayet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendileri hakkında vereceği hükme rıza göstererek teslim olmak zorunda kaldılar. Kurayzalılar İslâm öncesinde Evs kabilesinin müttefiki olduklarından Hz. Peygamber (s.a.v.) Evsliler’den Sa’d b. Muâz’ı hakem tayin etti. Sa’d yetişkin erkeklerin öldürülmesine, kadınlarla çocukların ve malların ganimet olarak paylaştırılmasına hükmetti. Rasûlullah (s.a.v.) bunun ilâhî hükme de uygun olduğunu belirterek yerine getirilmesini emretti. Bu hükmün, Kurayzalılar’ın İslâm devletiyle yaptıkları antlaşmayı bozmaları ve düşmana yardım etmeleri sebebiyle verildiği kabul edilmiştir.
Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber (s.a.v.) kaçanların takip edilmemesini, hiçbir yaralı ve esirin öldürülmemesini emretmişti. Fetihten sonra da kendisine ve diğer Müslümanlara yaptıkları zulüm ve eziyetlere rağmen Mekkelilerin hepsini affetmişti. Ancak daha önce Müslüman olup başka bir Müslüman’ı öldürdükten sonra dinden dönen Abdullah b. Hatal ile Mekke’de Rasûl-i Ekrem’e çok eziyet eden ve hicretleri sırasında Hz. Fatıma ile Ümmü Külsûm’e saldırıda bulunan Huveyris b. Nukayz, Benî Mustalik Gazvesi sırasında müşrik sanılıp yanlışlıkla öldürülen kardeşinin diyetini almak için Müslüman görünerek Medine’ye gelen ve diyeti aldıktan sonra kardeşinin katilini de öldürüp Mekke’ye kaçan Mikyas b. Subâbe’yi ismen belirterek öldürülmelerini istemişti. Bunlardan başka Abdullah b. Hatal’ın Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hicvederek şarkı söyleyen iki cariyesinden biri de yakalanarak öldürülmüştü. Kaçan diğer cariye ile daha önce vahiy kâtipliği yaptığı halde dinden dönen Abdullah b. Sa’d b. Ebu Serh ve Mekke’de Hz. Peygamber’e eziyet eden Ümmü Sâre adlı cariye ise ‘eman’ dilemeleri üzerine affedilmişlerdi.
Mekke’nin fethinden hemen sonra Huneyn Gazvesi’nde de çok sayıda esir alınmıştı. Ancak savaşın ardından Hevazin kabilesinden bir elçi heyeti gelerek İslâmiyet’i benimsediklerini ifade etmiş ve esirlerin kendilerine bağışlanmasını istemişlerdi. Fakat esirler ganimet olarak gaziler arasında paylaştırılmış ve onların tasarrufu altına girmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisiyle Abdül Muttalib oğulları’na ait esirleri serbest bıraktığını ilân etmiş, bunun üzerine diğer Müslümanlar da kendi paylarına düşen esirleri salıvermişlerdi. Ancak bazı kişiler sahip oldukları esirleri bedelsiz bırakmayacaklarını söyleyince Rasûl-i Ekrem, elde edilecek ilk ganimetten her esire karşı altı pay vermeyi taahhüt ederek onları da ikna etti. Bu şekilde 6000 kadın ve çocuk karşılıksız serbest bırakılmış, ayrıca 24.000 deve, 40.000 koyun ve 4000 ukıyye (160.000 dirhem 475.200 kg.) gümüş iade edilmişti.
Hicretin 9. Yılında meydana gelen Benî Anber Seriyyesi esnasında Benî Temîm’in bir kolu olan Benî Amber’den on bir erkek, yirmi bir kadın ve otuz çocuk esir alınmış, daha sonra Benî Temîm heyeti gelip Müslüman olduğunu bildirince esirler kendilerine iade edilmişti.
Hulefây-i Râşidîn dönemi fetih hareketlerine bakıldığında bunların çoğunun barış yoluyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde antlaşma yapıp Müslümanlarla barış içinde yaşamak isteyen milletlerle savaş yapılmamış, antlaşma şartlarına bağlı kaldıkları sürece esir ve köle muamelesine tâbi tutulmayacakları hususu hükme bağlanmıştır. Buna karşılık barışa yanaşmayanlara karşı savaşılmış, esir alınan muharip erkeklerin bazen öldürüldüğü de olmuştur. Muharip erkeklerin öldürülmesine genel olarak antlaşma şartlarına uyulmaması veya Müslüman halka aynı şekilde davranılması hallerinde başvurulduğu görülmektedir. Öte yandan başta Irak olmak üzere birçok yerde fetihten sonra hiç kimseye dokunulmayarak halk zimmî statüsüne geçirilmiş ve toprakları vergi karşılığında kendilerine bırakılmıştır. Hatta Hz. Ömer (r.a.)’in uygulamalarında görüldüğü gibi birçok defa gaziler arasında dağıtılan veya Medine’ye gönderilen esirler bile serbest bırakılmış ve toprakları kendilerine iade edilmiştir. [50]
İslâm Hukukuna Göre Esir Alma ve Esirlere Yapılacak Muamele
İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hulefa-yi Râşidîn’in talimat ve uygulamaları doğrultusunda muharip erkekler dışında kalan sivillerin yani kadın, çocuk ve yaşlıların, sakatların, din adamlarının ve savaşla ilgisi bulunmayan diğer kimselerin bilfiil savaşmadıkça öldürülmeyeceklerine hükmetmişlerdir. Şafiî mezhebinde bir görüşe göre kadın ve çocuklar dışında kalanlar bilfiil savaşmasalar da öldürülebilirler. Bu mezhebe göre bunların hepsi esir alınabilir. [51]
Diğer mezheplere göre ise esir alınacak kimseler prensip olarak muharip erkeklerle ganimet çerçevesinde düşünülen kadın ve çocuklardır. Hanefî âlimleri, görüş ve tecrübeleriyle düşmana yardım edecek durumda olmayan veya çocuk yapamayacak çağa ulaşan yaşlı erkeklerle yaşlı kadınlar, ayrıca din adamları ve inzivaya çekilmiş kimselerin esir alınmasının bir fayda ve anlamı bulunmamakla birlikte karşılığında esir mübadelesi yapma düşüncesiyle bunların alıkonulabileceğini söylemişlerdir. Ancak bu kişiler hiçbir şekilde öldürülemez. Malikîlere göre erkek ve kadın din adamları görüşleriyle düşmana yardım etmemeleri halinde öldürülemeyeceği gibi esir de alınamaz. Herhangi bir şekilde öldürüldükleri takdirde diyetlerinin ödenmesi gerekir. Hanbelî mezhebi âlimleri ise muharip erkeklerle kadın ve çocuklar dışında kalan kimselerin esir alınmasının caiz olmadığı görüşündedir; zira bunların öldürülmesi haram olup toplanıp ele geçirilmelerinde de bir fayda yoktur.
Klasik dönem İslâm hukukçuları tarafından, muharip erkekler dışında kalan düşman fertlerinden kimlerin esir alınacağı hususunda ileri sürülen bu görüşler kendi zamanlarındaki milletlerarası örf ve şartlardan etkilenmiş olup bu tespitlerde mukabele bil misil prensibi yanında düşmanın zayıf düşürülmesi, Müslümanların güçlenmelerinin temini gibi düşünceler göz önünde bulundurulmuştur. Muharip erkeklerle birlikte kadın ve çocukların esir alınacağını hemen bütün mezheplerin kabul etmesi, düşman nazarında taşıdıkları değer sebebiyle bunların önemli bir caydırıcılık vesilesi oluşu ve o dönemlerin şartlarında maddî gelir kaynağı teşkil etmeleri sebebiyledir. Ancak bunlara uygulanan hüküm muharip erkeklerinkinden farklı olup esir kelimesiyle özellikle muharip erkekler kastedilmiştir.
Esir Alma, Esirlerin Barınma ve Bakımı
Düşman askerinin esir alındıktan sonra onunla ilgili hüküm devlet başkanına ait olduğundan bu asker kendisini esir alan kimse tarafından öldürülemez.
Öldürmesi halinde ise günahkâr olmakla birlikte tazmin gerekmez. Ancak bazı hukukçular ta’zîr cezası verileceğini belirtmişlerdir. Esirin kaçmaya veya tekrar savaşmaya teşebbüs etmesi durumunda ise öldürülmesi caizdir. Esirin şahsî malları da esir alana değil devlete aittir.
İslâm hukukçuları, esirlerin beslenme ihtiyacının esir alan devlet tarafınca karşılanacağını belirtmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de iyi kulların özellikleri sayılırken “Onlar kendi canları çektiği halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler” [52] buyrulmaktadır. Müfessirler bu ayeti yorumlarken kâfir olmasına rağmen esire yemek yedirmede büyük sevap bulunduğunu belirtirler. Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir esirlerini Medine’yegötürmek üzere ashaba dağıttıktan sonra kendilerine iyi davranılmasını emretmişti. Ashab-ı Kiram’dan Mus’ab b. Umeyr’in o sırada esir alınan kardeşi Ebu Uzeyir’in anlattığına göre Rasûlullah’ın bu talimatı sebebiyle sahabelerin kendileri hurma ile yetinip ekmeklerini esirlere vermişlerdi. Ayrıca bir defasında Beni Âkıl’dan alınan bir esir, ‘Açım, beni doyurun; susuzum, bana su verin’ demesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bu senin tabii ihtiyacındır” karşılığını vermişti.
Esirlerin gıda ihtiyaçları gibi giyimlerinin de esir alan devlet tarafından karşılanması gerekir. Huneyn Gazvesi esirleri Ci’râne mevkiine getirildiğinde Rasûl-i Ekrem, Büsr b. Süfyân el-Huzâî’ye elbise sağlamasını emretmiş, Büsr de satın alınmak suretiyle temin ettiği elbiseleri esirlere giydirmişti. [53]
Esir Ailelerin Bölünme Yasağı
Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek ganimetin paylaşılması gerek esirlerin satışı sırasında annelerle çocuklarının birbirinden ayrı düşürülmesini yasaklamıştı. Ebu Eyyûb el-Ensârî, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Kim bir anne ile çocuğunu ayırırsa Allah da kıyamet gününde onunla sevdiğini ayırsın.” [54] buyurduğunu nakleder. Bu uygulamaya göre İslâm hukukçuları da anne ile çocuğunun birbirinden ayrı düşürülemeyeceği hususunda görüş birliğine varmışlardır. Baba ile çocuğun ayrılıp ayrılmayacağı konusunda ihtilâf bulunmakla birlikte çoğunluğa göre bu da aynı şekilde haramdır. Bu hususta dede baba, nine de anne hükmünde sayılmıştır. Hanefî ve Hanbelî fakihlerine göre iki erkek veya kız kardeşi birbirinden ayırmak da haramdır. Hatta bazı Hanbelî âlimleri, çocukla hala veya teyze gibi evlenmeleri haram olan yakın akrabanın da birbirinden ayrı düşürülemeyeceğini söylemişlerdir.
Esirlere Baskı ve İşkence Yapma Yasağı
Rasûl-i Ekrem çeşitli talimat, tavsiye ve uygulamalarıyla esirlere iyi davranılmasını istemiş, onlara eziyet ve işkence edilmesini yasaklamış, kendisinden bilgi almak için bile esire baskı yapılmasının uygun olmadığına işaret etmiştir. İslâm hukukçuları da aç ve susuz bırakma şeklinde bile esire eziyet yapılmasının doğru olmadığını, bunun bir fayda sağlamayacağını belirtirler. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) insan haysiyetiyle bağdaşmayan, sadece kin ve öfkeyi arttırmaya yarayan, insanın sağken veya öldükten sonra bir uzvunu kesmeyi (müsle) yasaklamış, bazı azılı düşmanlarına müsle yapılmasını isteyenlere, “Ben ona müsle yapmam, peygamber bile olsam Allah da beni aynı şekilde cezalandırır.” cevabını vermiştir. Yine düşmanın öldürülmesiyle ilgili olarak şöyle demiştir: “Öldürme konusunda insanların en çekingeni ve şefkatli davrananı inananlardır.’ [55]
Savaşta öldürülen bir patriğin başı Medine’ye Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e gönderildiğinde bunu hoş karşılamamış, düşmanın da aynı şekilde davrandığı söylenince şu karşılığı vermiştir: ‘Farslarla Bizanslıları mı örnek alacağım?’ Bütün bunlardan açıkça anlaşıldığı gibi İslâmiyet, milletlerarası ilişkilere dair çeşitli konularda başvurduğu mukabele bil misil kuralını bu hususta meşru görmemiştir. [56]
Esirin Müslüman Olması
Dört Sünnî mezhebin hukukçularına göre düşman askeri esir alınmadan önce İslâmiyet’i kabul ederse hayatı yanında hürriyetini de garanti etmiş olur; artık öldürülmesi veya köleleştirilmesi caiz değildir. Esir alındıktan sonra Müslümanlığı kabul etmesi halinde ise öldürülmesi haram olmakla birlikte gazilerin ganimetteki payları sebebiyle hakkında kölelik hükmü sabit olur. Şafiî mezhebinde bir görüşe göre devlet başkanının köleleştirme yanında karşılıksız veya fidye ile serbest bırakma tercihleri devam eder. Hanbelî hukukçuları, Müslüman olan esirin karşılıksız veya fidye ile bırakılmasını gazilerin rızası şartına bağlarken bu mezhepten bazı âlimler, devlet başkanının gayri Müslim esirlerle ilgili olarak gazilerin rızasına gerek görülmeden sabit olan tercih hakkının İslâmiyet’i kabul eden esirler için öncelikle geçerli olması gerektiği yönünde görüş belirtmişlerdir.
Esir Kadınlara Tecavüz Yasağı
Esirlere kötü muamele yapılması yasaklandığı gibi esir alınan kadınların kişilik ve iffetleri de belirli bir hukukî düzenleme getirilerek güvence altına alınmıştır. Dört Sünnî mezhebe göre, kölelik yolu ile hukukî bir statüye kavuşturulmadan önce esir alınan bir kadınla cinsî münasebette bulunmak haramdır. İmam Malik ve Ebu Sevr’e göre böyle bir fiile zina için öngörülen ceza uygulanır. Diğer üç mezhebe göre ise esirlerin bir bakıma ganimet çerçevesinde mütalaa edilmesinden doğan mülk şüphesi sebebiyle had cezası düşmekle birlikte ta’zîr cezası verilir. Ganimet paylaşımı yoluyla köle statüsüne geçen bir kadınla cinsî ilişki, ancak onun bir âdet görüp hamile olmadığının anlaşılması ve hamile ise çocuğunu doğurması ile mümkün olur. Meşru sayılmayan ilişki sonucunda esir kadının hamile kalması durumunda nesebin hukuken sabit olup olmayacağı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Esir kadınlarla bu şartlar çerçevesinde ilişkide bulunmanın meşru sayılması, onların ganimet yoluyla köle statüsüne geçirilmeleri sebebiyledir. Esirlerin köleleştirilmesi ise İslâm’ın ortaya koyduğu ve arzuladığı bir uygulama olmayıp o dönemde mevcut yaygın bir teamüldür. Esasen İslâmiyet’in getirdiği şartlar içinde gerçekleşecek bir ilişki bugünkü anlamda bir tecavüz değil hukukî bir mesnede dayanan, hukuken korunan ve belirli sonuçlar doğuran bir tür karı koca ilişkisi mahiyetindedir. İslâm’ın arzuladığı bir hedef olarak bugün kölelik müessesesi ortadan kalktığı için savaş esirlerinin köle statüsüne geçirilmesi artık söz konusu değildir. Bu durumda İslâmî hükümlere göre esir kadınlarla cinsî ilişkide bulunmak da hiçbir şekilde meşru sayılmaz.
İslâm’da esir kadınlarla cinsî ilişkinin hukukî bir çerçeveye oturtulması ve o günkü milletlerarası şartlarda bile tek taraflı ve çok sıkı sınırlamalar getirilmesine karşılık Batı’da ancak savaş örf ve hukukuna dair 1907 Lahey IV. Sözleşmesi’ne ek nizamnamede aile şerefi ve haklarına saygı gösterileceği belirtilmiş ve savaşta sivillerin korunmasıyla ilgili 1949 tarihli Cenevre IV. Sözleşmesiyle de kadınların tecavüz, fuhşa zorlama vb. davranışlara karşı himayesi milletlerarası bir belgede yer almıştır. Fakat buna rağmen devletler hukukunda hâlâ kuvvetin en önemli rolü oynaması ve mevcut hukukî tedbirlerin müeyyideden mahrum bulunması, kadınların tecavüzden korunacağını belirten maddeyi çok defa kâğıt üzerinde bırakmaktadır.
Esirlere Uygulanacak Hükümler
Kur’ân-ıKerim’de esirler altı ayette zikredilmekle birlikte bunların yalnız ikisinde kendileriyle ilgili hukukî düzenlemelerden söz edilmektedir. Hüküm getiren ilk ayet Bedir Gazvesi sonrasında nazil olmuştur: “Yeryüzünde ağır basıncaya düşmanı tamamen mağlûp edinceye kadar hiçbir peygambere esirler alması yakışmaz. Siz geçici dünya malını arzuluyorsunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hüküm olmasaydı aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” [57]
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Bedir Gazvesinden sonra ashabıyla görüşüp esirlerin fidye karşılığında salıverilmesinin kararlaştırılması üzerine nazil olan bu ayet, Müslümanların düşmanla yaptıkları ilk savaşta onları iyice mağlûp edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine maddî menfaati ön planda tutarak esir almalarını hoş karşılamamakla birlikte ganimetin bu ümmet için helâl kılındığını da hükme bağlamıştır. İbn Abbas (r.a.)’ın belirttiğine göre bu savaşta esir almanın hoş karşılanmaması Müslümanların o sırada zayıf durumda bulunmaları sebebiyledir. Müslümanlar daha sonra güçlenince esir alınması ve esirlerin bedelsiz veya fidye karşılığında bırakılmasını düzenleyen şu ayet nazil olmuştur: “İnkâr edenlerle savaşta karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice yıldırıp sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak onları salıverin!’ [58]
Gerek bu ayetleri gerekse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamalarını esas alan mezhep imamları esirlerin tâbi tutulacağı statü konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî mezhebine göre devlet başkanı, İslâm toplumunun menfaatine uygun göreceği şu üç hükümden birini tercih etme hakkına sahiptir: Muharip erkekleri öldürmek, köleleştirip gaziler arasında paylaştırmak, gayr-i Müslim vatandaş (zimmî) statüsüne geçirerek karşılıksız salıvermek. Sonuncu madde daha çok fethedilen bir ülkenin halkı için söz konusudur. Ebu Hanife ile Ebu Yusuf esirin fidye alınarak serbest bırakılmasını caiz görmezken İmam Muhammed Müslümanların ihtiyaçları bulunması halinde bunu meşru sayar. Esirin esirle mübadelesi de Ebu Hanife’den gelen kuvvetli rivayete göre caiz değildir; ondan gelen diğer bir rivayete ve Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre ise caizdir. Ancak Ebu Yusuf esirlerin ganimet olarak paylaşılmasından sonra mübadele yapılamayacağını söylerken İmam Muhammed bu durumda da mübadelenin caiz olduğunu kabul eder. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise devlet başkanı esirleri öldürme, köle statüsüne geçirme, bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakma ve Müslüman esirlerle mübadele etme konusunda muhayyerdir. Bu hükümlerden öldürme yalnız muharip erkeklerle ilgili olup kadın ve çocuklara, ayrıca savaş sırasında öldürülmesi caiz görülmeyen diğer sivil insanlara uygulanmaz.
İslâm hukukçuları, devlet başkanının tercihini kullanırken içinde bulunulan şartları ve esirlerin özel durumlarını göz önüne alarak ülke için en uygun hükmü vermekle mükellef olduğunu belirtirler. Meselâ İslâm toplumu için zararlı olacağı düşünülenlerin öldürülmesi, zararı dokunmayacağı bilinenlerle zayıf ve güçsüzlerin, malî imkânı bulunmayanların karşılıksız bırakılması, hizmetinden faydalanılacağı umulanların kökleştirilmesi, ekonomik imkân sağlayacakların da fidye karşılığında salıverilmesi uygun bir çözüm olarak önerilir. Bu seçeneklerle ilgili ayrıntılar şöyle özetlenebilir:
1. Öldürme: Dört mezhebe göre devlet başkanı gerekli gördüğü takdirde muharip (savaşçı) erkek esirlerin öldürülmesi yönünde karar verebilir. Buna karşılık sahabeden İbn Ömer (r.a.), tabiinden Atâ b. Ebu Rebah (r.a.), Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve Muhammed b. Şîrîn gibi müctehid âlimlere ve Şiî Ca’feriyye mezhebine göre esirin öldürülmesi caiz değildir. Hatta Hasan b. Muhammed et-Temimi bu konuda ashabın ‘icmaı’ bulunduğunu kaydeder. Nitekim İbn Ömer (r.a.)’e öldürülmek üzere esir getirildiğinde bunu reddetmiş ve esirlerin karşılıksız veya fidye ile salıverilmesini ifade eden âyeti okumuştur. Bu grup içinde yer alan âlimlerin delilleri söz konusu ayetle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in genellikle esirleri bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakması şeklindeki uygulamalarıdır. Esirlerin gerektiği takdirde öldürülebileceğini ileri süren İslâm hukukçularının bir kısmına göre ise yukarıda zikredilen âyet, savaş halinde kâfirlerin boyunlarının vurulmasını, caydırıcı ve yıldırıcı uygulamaların yapılmasını ve haram ayların çıkmasından sonra müşriklerin bulunabildiği her yerde öldürülmesini emreden diğer bazı ayetlerle nesh edilmiştir.
[42] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.
[43] Ebu Davud, Akzıye, 29.
[44] İnsan sûresi, 76/8.
[45] Bakara sûresi, 2/85; Enfâl sûresi, 8/67, 70.
[46] Ahzâb sûresi, 33/26.
[47] Muhammed sûresi, 47/4.
[48] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.
[49] TDV İslâm Ansiklopedisi.
[50] TDV İslâm Ansiklopedisi
[51] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.
[52] İnsân sûresi, 76/8.
[53] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.
[54] Tirmizî, Büyû, 52, Siyer, 17.
[55] Ebu Davud, Cihad, 110.
[56] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel.
[57] Enfal sûresi, 8/ 67-69.
[58] Muhammed sûresi, 47/4.