آفات المال الدنيوية
Malın afetleri dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır. Dinî afetleri üç grupta toplayabiliriz:
Birincisi, insanı günahlara sevk etmesidir. Çünkü insandaki şehvetler çok değişiktir. Acizlik ve imkânsızlık bazen kişi ile günah arasına perde olarak gerilir. Nitekim 'bulmamak, masum kalmaktandır' denilmiştir. İnsanoğlu günahın bir çeşidinden ümitsiz olduğu zaman, artık ona karşı şehveti kabarmaz. Günaha gücü yettiğini hissettiği zaman nefis kendisini dürter. Mal da kudretin bir çeşididir ve günaha davet edici karakteri insanı dürter. Eğer kişi onun isteğini yaparsa helâk olur. Eğer sabrederse, sıkıntıya girer; zira yapma gücü olduğu halde sabretmek daha zordur. Zenginlik fitnesi fakirlik fitnesinden daha büyüktür.
İkincisi, insanı mübahlara dalmaya (ve israfa kaçmaya) sürükler. Bu ise malın afetlerinin başlangıcıdır. Bu bakımdan mal sahibinin arpa ekmeği yemeye, yamalı elbise giymeye, yemeklerin lezzetlilerini bırakmaya, Hz. Süleyman (a.s.)’ın zenginliği terkettiği gibi terketmeye gücü ne zaman yetebilir? Öyle ise mal sahibinin en güzel durumu (kendisine göre) dünya ile lezzetlenmek, nefsini buna alıştırmaktır. Öyle ki dünya ile lezzetlenmek, onun yanında normal bir âdet haline gelir. Dünya zevklerinden uzak duramayacak bir duruma gelir. Dünyanın bir kısmı kendisini, diğer bir kısmına çeker. İnsan bu zevklere alıştığı zaman, bazen helâl kazanç ile bunlara ulaşma imkânından yoksun olur. Dolayısıyla şüphelilere dalar. Maddî durumunu düzeltip, dünya lezzetlerine nail olmak için riyakârlık, yağcılık, yalan, nifak ve diğer rezil şeylere yeltenir; zira malı çok olan bir kimsenin halka ihtiyacı çok olur. Halka ihtiyacı olan bir kimse ise, elbette onlara münafıklık yapmak, onların rızasını kazanmak için Allah (c.c.)'a isyan etmek mecburiyetinde kalır.
Eğer insan bilfiil lezzetlere başlamaktan ibaret olan birinci afetten kurtulursa, bu ikinci afetten kurtulamaz. Düşmanlık ve dostluk da halka olan ihtiyaçtan doğar. Bu ihtiyaçtan hased, kin, riya, gurur, yalan, kovuculuk, gıybet, kalp ve dile mahsus olan diğer günahlar doğar. Bu günahların diğer azalara sirayet etmesinden de insan kurtulamaz. Bütün bunlar malın uğursuzluğundan, onu korumak ve çoğaltmak ihtiyacından doğar.
Üçüncüsü, mal öyle bir beladır ki, hiç kimse bu beladan kurtulamaz. Şöyle ki, malı koruyup çoğaltmak insanoğlunu Allah (c.c.)'ın zikrinden alıkoyar. İnsanı Allah (c.c.)'ın zikrinden alıkoyan her şey zarardır ve bunun için de Hz. İsa (a.s.) şöyle demiştir:
- Malda üç afet vardır; biri helâlinden kazanmamaktır.
- Helâlinden kazanırsa diğer afet nedir?
- Hakkı olmayan yere sarf etmektir.
- Hakkı olan yere sarf edilirse diğer afet nedir?
- Bu takdirde de malı korumak ve geliştirmek için kendisini Allah (c.c.)'ın zikrinden alıkoyar!
İşte müzmin hastalık budur. Çünkü ibadetlerin temeli, beyni ve sırrı Allah (c.c.)'ın zikrini ve azametini düşünmektir. Bu ise, her şeyden boş olan bir kalp ister. Gayr-i menkulün sahibi ise sabah akşam çiftçi ile mücadele edeceğini, hesaba tutulacağını, ortaklarla münakaşa edeceğini, su ve sınır problemlerinde tartışacağını, vergi hususunda devlet memurlarıyla uğraşacağını, tamirde ücretlilerin kusur gösterdiği şeyler hususunda münakaşaya tutuşacağını, çiftçilerin hainlik yapıp çaldıkları için, onlarla mücadele edeceğini düşünür.
Ticaret sahibi, ortağının hıyanetini kârı kendisine alacağını, çalışmaktaki kusurluluğunu ve malı zayi edeceğini düşünür. Koyun sahibi de bunun gibi şeyler düşünür. Diğer mal sahipleri de bu tür şeyler düşünür. Oysa insanoğlunun düşüncesi, parayı nereye sarf edeceği nasıl koruyacağı, birisi ona muttali olursa ne olacağı ve halkın oradan tamahlarını nasıl keseceği hususunda durmadan düşünür. Dünya için düşünmenin sonu gelmez. Günlük nafakasını bulan bir kimse, bütün bunlardan emin ve salimdir. İşte dünyevî afetlerin özeti bunlardır. Hele mal sahiplerinin dünyada çektikleri korku, üzüntü, gam; hased edicileri defetmek hususundaki yorgunluk, malın kazanılması korunması hususundaki zorluklar da cabası! Onlarda durum bu iken, malın panzehiri; nafakasını ondan almak, kalanını hayır ve hasenat yollarına sarf etmektir. Bundan başkası zehir ve afettir.
Malın dünyevi ve uhrevi faydaları yanında dini ve dünyevi zararları da vardır. Dinî zararları, insana sağladığı imkânlarıyla, insanı isyana teşvik eder. Aynı zamanda servet, insanı önceleri nimetlerden faydalanmaya alıştırır ve bu hal, servet sayesinde, bir adet haline gelir. Yaşantısı değişir. Artık bu yaşantıdan ayrılmaz olur. Hatta bu yaşantıyı sürdürebilmesi için, mutlaka haram servet edinmesi gerekli olsa bile onu da göze alır. Çünkü serveti çoğalan kimsenin, insanlar arasında ihtiyaçları da çoğalır. Bu sebepten dolayı, onlara karşı ayrı şekilde görünmeye çalışır; riyakâr olur. Onların gönüllerini almak hususunda, Allah (c.c.)’a isyan eder. Böylece düşmanlık, kin, çekememezlik, gösteriş, böbürlenme, yalan, çekiştirme, söz gezdirme ve benzeri hastalıklar, hışım ve laneti gerektiren kötü huy ve çirkin haller, kendisinde belirmeye başlar. Artık Allah (c.c.)’ı zikir ve O’nun rızasını unutarak, servetini düzeltmekle meşgul olur. Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) servetin şerrinden sığınmış, şöyle dua etmiştir: “Muhammed kulunun geçimini, yetecek kadar kıl! Allah’ım beni yoksul yaşat ve fakir öldür.”
Mal da kudretin bir çeşididir. Günaha çağırıcı karakteri vardır. Eğer kişi onun isteğini yaparsa, helak olur. Eğer sabrederse, sıkıntıya girer. Zira kudretle beraber sabır, daha şiddetli olur. Zenginlik fitnesi, fakirlik fitnesinden daha büyüktür.
İşte malın dünyevî afetlerin özeti budur. Hele mal sahiplerinin dünyada çektikleri korku, üzüntü, gam, hased edicileri defetmek hususundaki yorgunluk, malın hıfzedilmesi ve kazanılması çabaları hususundaki zorluklar düşünülürse, konu daha iyi anlaşılmış olur.
Mal ve servetin dünyadaki afetlerine ilk örnek olarak Salebe olayını gösterebiliriz: Salebe isminde ashab-ı kiramdan bir zat vardı. Çok fakirdi. Camiden çıkmıyordu. Bu yüzden adını ‘cami güvercini’ koymuşlardı. Bir gün camiden çıkarken, Peygamberimize (s.a.v.): ‘Ya Rasûlallah! Bana bir dua et de, ben bu fakirlikten kurtulayım; kurtulayım da mal mülk sahibi olayım’ dedi. Efendimiz (s.a.v.) birinci ve ikinci defasında hiç cevap vermemiş, üçüncüsünde de onun zengin olması için bir dua etmişti. Salebe’nin işi büyümüş, koyunları çoğalmış, sürüleri büyümüş de büyümüştü. Her gün camiden çıkmazken, şimdi Salebe haftadan haftaya camiye gelmeye başlamıştı. Sonra ise cumadan cumaya gelmeye başlamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ne oldu bu Salebe’ye?” diye sorunca, ‘Medine havalisi yetmedi; dış memleketlere gitti.’ dediler. Derken zekât ayet-i kerimesi nazil oldu. “Gidin isteyin zekâtını!” diye Rasûlullah (s.a.v.) emir buyurdular. O da ‘Ben bu zekâtı vermem; öyle şey olmaz’ dedi. Böylelikle dünya malı yüzünden akıbetini mahvetti.
İkinci örnek olarak da Hz Musa (a.s.) ile çölde gördüğü fakir birinin durumunu gösterebiliriz: Hz Musa (a.s.) bir gün gezerken, bir fakiri gördü. Yiyeceği, giyeceği olmadığı için, kumun içine girmişti. Musa (a.s.)’ı görünce: ‘Ya Musa! Bana dua et! Cenâb-ı Hak bana yetecek kadar dünyalık versin; çünkü ihtiyaçtan bittim.’ dedi. Hz Musa (a.s.) ona dua etti. Hak Teâlâ ona dünyalık verdi. Birkaç gün sonra Hz Musa (a.s.) münacattan dönerken gördü ki o fakir yakalanmış, kalabalık halk onun başına toplanmış. Hz Musa (a.s.) sordu: ‘Bu ne haldir? Ne var?’ Dediler ki: ‘Bu adam şarap içmiş, kavga etmiş ve birisini öldürmüş. Şimdi onun (kısas) cezasını yerine getiriyorlar.’
Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin ilmî faaliyetleri yanında ticaretle de uğraşan zengin bir zat olduğu bilinmektedir. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Onun başından geçen bir olay bize dünya malı karşısında müminin nasıl tavır alması gerektiğine dair bir fikir vermektedir. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya imam, gemin battı! (İmamın ticarî mal taşıyan gemileri mevcuttu.)
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra,
- Elhamdülillah, dedi.
Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.
İmam bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek karşılık. Haberi getiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber getirdik ‘Elhamdülillah’ dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine ‘Elhamdülillah’ dedin. Bu nasıl hamdetme böyle?
İmam-ı Azam şu açıklamayı yaptı:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah (c.c.)'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah (c.c.)'a şükrettim.
İnsanlar kalplerini hastalıklardan temizlerken dört engelle karşılaşırlar:
1- Mal sevgisi: Malın kendisi değil, sevgisidir. Kalbi temizlemek, ahireti kazanmak için malın önemi büyüktür. Fakat mal sevgisi buna engel olabilir. Mal sevgisini kalpten çıkarmak gerekir.
2- Makam sevgisi: Ahiret nimetlerini elde etmek için makam ve mevki elbette iyidir. Mal gibi makamın da kendisi değil sevgisi engeldir. Hizmet için bir makama talip olmak başka şey, nefsin arzularını tatmin için makam sahibi olmak ayrı şeydir.
3- Yabancı sevgi: Allah sevgisinden başka her sevgiyi kalpten çıkarmak gerekir.
4- Günah: Her günahtan ötürü tövbe etmek gerekir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kim günah işlerse, kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Tövbe ettiği taktirde o leke silinir. Günahlara devam ederse, o leke büyüyüp kalbin tamamını kaplar.”
İnsanda bir takım duygular vardır ki, bu duygular iyiye de kullanılabilir, kötüye de. Bunlardan birisi hırstır. Hırs, tama, aç gözlülük, aşırı tutku, sonu gelmeyen istek gibi manalara gelir. Eğer insan bu duyguya kapılırsa mal, mülk, makam, mevki hırsı öylesine kendini sarar ve kaplar ki, Peygamberimizin ifadesiyle: “Kişiden mal hırsının, şeref ve mevkiye düşkünlüğünün dinine yaptığı zarar, iki aç kurdun sürüye yaptığı zarardan daha büyük olur.” [1]
Halbuki bu duygu insana, iyilik yolunda, hayır için ve hak yolunda kullanmak için verilmiştir. İmanda, İslâm'da ve hakta sebat için insana bu duygu verilmiştir. Bilhassa ebedî hayatımızı alakadar eden hususlarda hırsa büyük iş düşer, kişi gevşemeden, ümitsizliğe, karamsarlığa, bedbinliğe, bıkkınlığa düşmeden yoluna devam eder. Dünyalık şeyler hususunda da hırslılık önemlidir. Çünkü bu duygu sayesinde insanlar, pek çok işlere imza atarlar, pek önemli olayları aşarlar ve zorlukları, sıkıntıları, dar boğazları bu hırsla geçerler ve selamete ererler. Elbette ki bu, bize verilen hırs duygusu iyi yolda kullanılabildiği zamandır. Bunun aksine kötüye alet edilirse, yanlış anlaşılırsa işte o zaman insanın başına dert olur, hem dünyasını hem de ahiretini tehlikeye düşürebilir.
İnsan ibadetler hususunda çok hırslı olmalı, asla nefsine ödün vermemelidir. Peygamberimiz (s.a.v.): “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, onların içinde dini (nin gereklerini yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde ateş parçası tutan gibi olacaktır.” [2] buyurur.
Ebu'd Derda'nın (r.a.)rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de dinî hususlar için sabır ve tahammül etmenin gerekliliği şu şekilde ortaya konulur: “Paramparça edilsen ve (ateşte) yakılsan bile! Allah'a hiçbir şeyi ortak etme. Ve hiçbir farz namazı bile bile bırakma. Çünkü kim bir farz namazı kasıtlı olarak bırakırsa zimmet (yani ilahi teminat) kendisinden uzaklaşmış olur. İçki de içme, çünkü içki her şerrin anahtarıdır.” [3]
İşte bu hadis Allah (c.c.) yolunda hırslı, sabırlı, sebatlı ve kararlı olmanın gereğini ortaya koyan bir uyarıdır. Acaba bu duygumuz hep böyle güzel, hep böyle olumlu mu kullanılıyor? “Bununla beraber Allah kullarına rızkı bol bol seriverse, arzda azar ve taşkınlık ederlerdi. Velâkin Allah dlediği kadar bir miktar ile indiriyor.” [4]
Bu duygu, dünyalık, makam, mevki elde etmeye yönelik olursa, işte o zaman tehlike sinyalleri vermektedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’inbuyurduğu şekliyle: “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” [5] Bu hırs duygusu, madde sevgisi, doyuma ermeyecek bir özelliktedir: “İnsanoğlu iki vadi dolusu altına kavuşsa bir üçüncüyü arayacaktır. Hatta dünya dahi verilse, ‘Yeter’ demeyecektir, onun; gözünü ancak toprak doyuracaktır.” [6]
Peki öyleyse dünya nedir? Bütün hataların başı olan dünya sevgisi nasıl anlaşılmalıdır? Hem dünyanın içinde yaşayıp hem de bu sevgiden uzak kalmak ne demektir? İslâm mütefekkirleri dünyayı, kınanan, yerilen dünyayı şöyle tarif ediyorlar: Hz. Mevlâna, dünya nedir? sorusuna, ‘Dünya ne kumaş, ne para, ne kadındır. Dünya insanı Allah (c.c.)’tan gafil bırakan şeydir.’ diyor. Yani, denizde geminin yüzmesi gibi kulun dünya nimetleri içinde bulunduğu halde onların sevgisini gönlüne yerleştirmemesidir. Çünkü gemi suyun içinde yüzer, fakat su geminin içine girecek olursa gemi batar. Kulun eşyaya, servete sahip olması gerekir, servet ve eşyanın kula hizmetçi olması icab eder. Çünkü bunlar, insanın hizmetine verilmiş şeylerdir. Kişinin kendi hizmetçilerinin hizmetçisi ve kölesi haline gelmesi ne kadar gülünçtür.
Abdulkadir Geylanî (k.s.), ‘Dünyayı kalbinden çıkar, onu elinde tut veya cebine koy; zira o haliyle dünya sana zarar vermez’ diyor.
Dünyanın şerli, zararlı, çirkin, menfur, değersiz ve tahkire layık yönü; insanın, dünyanın, dünyalıkların, eşyaların kulu-kölesi haline gelmesidir. Övülen, sevilen ve kabul edilen yanı ise; kişinin dünya hayatını ve malını bir fırsat bilerek, Allah yolunda çalışması, Allah (c.c.) için harcaması, kendi ahireti için hazırlık yapması ve geçici şeylere aldanmamasıdır. Dünyayı kalben değil, kesben sevmelidir. Dünyayı kesben değil, kalben terk etmelidir. Çünkü ahiret de bu dünyada kazanılmaktadır. İstenilen, Allah (c.c.)'ın rızası için yarışların yapıldığı, hayırlı ve salih işlerin yapıldığı dünyadır. Hadis-i şeriflere göre istenilmeyen, bütün hataların başı, belaların sebebi, ahlâksızlığın kaynağı, ahirete zıt olan bir dünya anlayışıdır, sapıkların ve dünyaperestlerin dünyasıdır.
Dünyaya Müslümanlar sahip çıkmaz ve görevlerini yapmazlarsa, dünyaya Karun ruhlular sahip olur ve bozarlar. İnsanlara kötü örnek olurlar. Müslüman dünya için çalışır, dünyadan nasibini unutmaz, ancak dünyayı, dünya malını gaye haline getirmez. Dünyayı ahiret hazırlığı için fırsat görür ve değerlendirir, kulluğunu gerçekleştirir. Hırsını hak yolda, hak için, hakkın hâkimiyeti için kullanır.
Amr İbni Şuayb anlatır: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Şüphesiz ki Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır.” [7] Hadis-i Şerifi daha iyi anlayabilmek için önce buyruluş sebebini nakledelim: Ebu Ahveş'in babası anlatıyor: ‘Ben çok basit bir elbise ile Rasûlullah (s.a.v.)'ın huzuruna gelmiş idim. Rasûlullah (s.a.v.), “Senin malın var mı?” buyurdu. Ben de ‘evet’ dedim. Rasûlullah (s.a.v.), “Hangi mallardan?” dedi. Ben de, ‘Allah bana deve, koyun, at ve köle verdi’ dedim. Rasûlullah (s.a.v.), “Allah sana mal verdiğinde Allah'ın verdiği nimet ve ikramın eseri (izleri) sende görülsün.” [8]
Allah (c.c.) ahiret nimetlerini olduğu gibi dünya nimetlerini de mümin kulları için hazırlamıştır. Mümin, imkânları ölçüsünde bunlardan yararlanacaktır. Bol imkânlara sahip olup da fakircesine bir tavır ve yaşayış sergilemek dince istenen bir davranış değildir. Bolluk israf etmeyi gerektirmediği gibi, meşru dairede onlardan istifade etmeye de engel değildir. Şükretmek ve harama girmemek şartıyla yeme, içme, giyme gibi konularda o nimetlerin eserini üzerimizde gösterebilmeliyiz. Allah (c.c.)'ın bizden istediği budur. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “İsrafa ve böbürlenmeye kaçılmadan yiyin, için, sadaka olarak verin ve giyinin. Şüphesiz ki Allah nimetinin eserini kullarının üzerinde görmekten hoşlanır.” [9]
Yararlanılan nimetlerden söz edilmesi, Yüce Rabbimizin emridir: “Rabbinin sana verdiği ve vâdettiği nimetini çokça anlat.” [10]
Elmalılı Hamdi Yazır der ki: ‘Sadece sözünü ederek ve gösteriş yaparak mağrurlanmak için değil, hakkını takdir, şükrünü ifa etmek için eserini (izini) gösterecek, başkalarını da istifade ettirecek şekilde kavlî veya fiilî hadis (söz) ile anlat. Böyle tahdis ile Rabbinin büyüklüğünü âleme tanıt.’
Tahdis-i nimet; nimetleri dile getirmek, anmak, anlatmak, sahip olunan nimetlerden başkalarını da istifade ettirmektir. Bunun yolu da hayırlı hizmetlerde ve hak yolda çalışmaktır. Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Malın zekâtı olduğu gibi bedenin, zekânın, hafızanın, muhakemenin, hatta nutkun da kendine göre zekâtı vardır. Her şeye hakkını vermek gerekir. O halde bize gelen nimetlerin ve lütufların devamı için aynı cinsten mukabelede bulunmamız şarttır ve elzemdir.
Şükrün bir anlamı da, Allah (c.c.)'ın insana vermiş olduğu nimetin cinsinden başkalarını da faydalandırmaktır. Örneğin, bir insan yediği yemeğin cinsinden, onu bulamayana yedirse, o nimete şükretmiş olur. İlim sahibi olan bir insan, öğrendiğini başkalarına öğretirse ilminin şükrünü eda etmiş olur.
Her nimetin şükrü kendi cinsi ile olur. Yiyip içtikten sonra, ‘Ya Rabbi çok şükür! Açları da doyur, demekle şükür gerçekleştirilmiş olmaz. Zira malın şükrü infakla, bedenin şükrü ibadet ve muhtaçlara yardımda bulunmakla, zekânın şükrü, onu hak yolda çalıştırmakla olur. Herkes sahip olduğu nimet ölçüsünde şükretmekle yükümlüdür. Nice kabiliyetler görmekteyiz ki, kendisini kabiliyetsiz insanlarla eş tutmakta ve Allah (c.c.)’ın verdiği o kabiliyeti insanların hizmetine sunmak yerine heba olup gitmektedir. Bu bir kabiliyet israfıdır. Herkes üzerine düşen görevi yapmalı ve kendisine lutfedilen nimetlerden Rabbimizin istediği şekilde başkalarını da yararlandırmalıdır. Yoksa kendisine verilen nimetlere şükretmiş sayılmaz.
Bir vaazında fakir kılıklı birisini gören İmam-ı Azam (r.a.), adamın haline acımış, topluluk dağılırken onu bir kenara çekip cebinden çıkardığı parayı uzatıp, ‘Şunu al da kendine bir elbise diktirirsin’ demiş. Parayı reddeden adam, ‘Ey imam, ben zenginim. Şu kadar malım mülküm var. Sağ olun ihtiyacım yok’ deyince, İmam-ı Azam, izaha çalıştığımız hadisi hatırlatarak, Allah (c.c.)'ın verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmek istediğini belirtmiştir.
Öyleyse Allah (c.c.)'ın lutfettiği nimetleri kullanmada ölçülü davranmalı, ifrat ve tefritten, cimrilik ve süflilikten uzak durmalı, kibre, gurura kapılmamalı zillete düşmemelidir. Küfran-ı nimette bulunmamalı, yani nankörlük yapmamalı aksine şükretmeli ve tahdis-i nimette bulunmalıdır.
Tahdis-i nimette bulunanlar hem kendileri mutlu olurlar hem de başkalarını mutlu ederler. Küfran-ı nimette bulunanlar ise, önce kendi mutluluklarını katleder, şeytanı sevindirirler. Çünkü şeytan, insanı şükürden alıkoymak ister.
Mevlâna Hazretlerine göre nankörlüğün azabı iki türlüdür. Biri dünyada olur, diğeri ahirette. Dünyadaki azap, sahip olunan nimetlerin elden gitmesidir. Bilhassa mal, makam ve mevki hastası olanlar için bundan daha kötüsü düşünülemez.
Mal, daha önce dediğimiz gibi, bir yönden hayır, diğer bir yönden de şerdir. Malın misali, yılanın misaline benzer. Usta bir kimse yılanı tutar. Ondan tiryak denilen panzehiri çıkarır. Gafil bir kimse yılanı tutar, yılan onu öldürür. Hiç kimse malın zehirinden kurtulamaz. Ancak beş şeye dikkat eden bundan kurtulmuştur:
Birincisi, maldan amacın ne olduğunu ve malın niçin yaratıldığını ve niçin mala muhtaç olduğunu bilmektir ve yine bilmelidir ki mal ancak ihtiyaç miktarı korunur. Himmeti müstahak olduğunun üstünde olan bir kimse onu vermez.
İkincisi, malın gelir kaynağını gözetmektir. Dolayısıyla katıksız haramdan veya sultan malı gibi çoğu haram olandan sakınmaktır. Mekruh olan ve içinde rüşvet kokusu bulunan hediyeler gibi, içinde mürüvvetsizlik, zillet ve benzeri durumlar bulunan dilencilik gibi mürüvveti yıkan kaynaklardan kaçınmalıdır.
Üçüncüsü, kazandığı miktarı gözetmektir. Bu bakımdan ne fazla, ne az, sadece gereken miktarı elde eder. Bunun ölçüsü ihtiyaçtır. İhtiyaç elbise, mesken ve yemektir. Bunların her birinin de üç derecesi vardır. Ednâ (en alt derece), evsat (orta derece) ve âlâ (en üst derece)dir. Azlık tarafına meyil olduğu ve zaruret hududuna yakın bulunduğu müddetçe hak olur. Bu sınırı geçtiği takdirde derinliğinin sonu olmayan bir uçuruma yuvarlanır.
Dördüncüsü, masraflarını gözetmektir. İnfakta normal hareket etmelidir. Ne israf ne de sıkılık. Daha önce söylediğimiz gibi yapmamalıdır. Helâlinden kazandığını uygun yere sarf etmelidir. Uygun olmayan yere sarf etmemelidir. Çünkü haksız yerden almak ile haksız yere sarf etmekteki günah eşittir.
Beşincisi, almakta, bırakmakta, sarf etmekte ve tutmakta niyetini düzeltmektir. Öyleyse aldığını ibadette kendisine yardımcı olsun diye almalı, almadığını mala karşı zayıflığından dolayı almamalıdır. Onu hakir saydığından dolayı bırakmalıdır. Bunu yaptığı takdirde malın varlığı ona zarar vermez ve bunun için Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: 'Eğer bir kişi yeryüzündeki servetin tamamını edinmişse ve bununla Allah'ın cemalini istiyorsa, o kişi zâhiddir. Eğer bir kişi dünyayı terketmişse ve bununla Allah'ın rızasını kasdetmiyorsa, o kişi zâhid değildir'.
Bu bakımdan Müslüman kimsenin bütün hareketleri Allah (c.c.) için olmalıdır. Aynı şekilde mümin kişi ibadet gayesiyle veya ibadete yardım eden bir hedefe yönelmiş bulunmalıdır. Halk tabakasından olan bir kimse, çok mal edinmek hususunda, kendini âlime benzetip 'Ben ashab-ı kiramın zenginlerine benziyorum' iddiasında bulunursa, tıpkı zeki, mümeyyiz bir çocuğun yılanı tuttuğunu, evirip çevirdiğini, yılandan panzehir aldığını görüp o insanın yılanın şeklini güzel gördüğünden, yumuşak derisiyle oyalandığından dolayı yılanı tuttuğunu zanneden bir çocuğa benzer. Bu çocuk da o mümeyyiz kişi gibi yılanı tutar, fakat yılan derhal onu öldürür. Fakat şu fark vardır ki yılanın öldürdüğü insan, öldürüldüğünü bilir. Malın öldürdüğü insan ise, bazen öldürüldüğünü bilmez.
İnsanlardan bazıları da zühd sahibi olabilmek için mal edinmemeyi elindeki tüm malı elden çıkarmayı ve fakir bir hayat sürmeyi gerekli görürler. Hatta bu konuda daha ileri gidenler bile vardır. Onlardan bazıları mal edinmeyi ve servet sahibi olmayı haram imiş gibi telakki eder. Mal ve servetin zühd'e ve tevekküle mani olduğunu zannederler. Hâlbuki İslâmî açıdan mal edinmek mübah ve meşru bir şeydir, yeter ki afetlerine karşı tedbir alınsın. Kur'an-ı Kerim mal ve evlatların bir fitne (imtihan) olduğunu bize haber vererek bu tehlikeye karşı bizi uyarmıştır. Malın bir imtihan vesilesi olması hasebiyle ondan gelecek tehlikelere karşı tedbir almak vacip'tir. Malın insan için bir nimet olabilmesi için birtakım şartlar vardır ve bu şartları yerine getirmek gerekir. Bu şartları şöyle sıralayamak gerekir:
1) Kul, nimetin yani malın Allah (c.c.)’tan geldiğini bilecektir. Zira Kârun Allah (c.c.)'ın kendisine imtihan vesilesi kıldığı mal için, “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” [11] demiş ve böylece imtihanı kaybetmiştir.
2) Kul, Allah (c.c.)'ın verdiği nimete şükredecek ve asla nankörlük etmeyecektir. Zira nankörlük insanın azap görmesine sebeptir.
3) Kul, Allah (c.c.)'ın kendisine vermiş olduğu nimeti yine onun yolunda infak edecek ve asla cimrilik etmeyecektir.
4) Kul Allah (c.c.)'ın kendisine verdiği malın zekâtını verecektir.
İşte bu şartları yerine getiren bir Müslüman'a dünya malı zarar vermez. Bu durumda Müslüman mal fitnesinde emin olmuş ve imtihanı kazanmıştır. Zira mal Allah (c.c.)'ın bir lütfu ve nimetidir. Bir hadiste şöyle anlatılır: ‘Temim kabilesinden bir adam Rasûlullah (s.a.v.)'e gelerek; ‘Ya Rasûlallah! Ben büyük servet sahibiyim. Akrabalarım ve halkın istifade ettiği gelir kaynaklarım var. Ne şekilde hareket edeceğimi nasıl harcayacağımı bana öğret’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) da: “Malın zekâtını ver. Çünkü zekât seni tertemiz yapar. Akrabalarına harca, muhtaçların komşu ve fakirin hakkını gözet!” buyurarak malın nasıl kullanılacağını ve maldan gelecek zararın nasıl defedileceğini bizzat öğretmiştir.
Görüldüğü gibi mal sahibi olmak ne zühd'e ne de tevekkül'e engeldir. Yeter ki niyet halis olsun. Eğer mal mutlak olarak fitne olsaydı bu herkes için eşit olurdu. Fakat Rasûlullah (s.a.v.) bazı sahabeler için dua etmiştir. Örneğin Enes b. Mâlik hakkında; “Allah'ım onun malını ve evladını çoğalt ömrünü de uzun et.” diye dua etmiştir. Bundan dolayı gönlünü dünyaya kaptırmayanlar için dünya malı zarar değil bilakis fayda sağlar. Ahmed b. Hanbel'e, ‘Bin dinarı olan kimse zahid olabilir mi?’ diye soruldu. ‘Evet, olabilir ama elindeki para arttığında şımarmamak, eksildiğinde üzülmemek şartıyla.’ demiştir. Ünlü tasavvufçulardan Sehl b. Abdullah şöyle der: ‘İnsan alabildiğine zengin iken zamanın en zahidlerinden biri olabilir. Ömer b. Abdulaziz bunlardan biridir.’ Abdullah b. Mübarek kendisine zahid diyenlere; ‘Zahid ben değilim, gerçek zahid Ömer b. Abdulaziz'dir. Dünya O’nun ayağına geldiği halde onu terk etmiştir. Ben nereden zahid olayım? Dünya bana teveccüh etmiş değildir ki onu terk ile zahid olayım.’
Zühd'ü İslâm'ın ruhuna aykırı olmayan bir şekilde algılayan Selefimiz mala sahip olma konusunda itidalden ayrılmamış, malı Allah (c.c.)’ın bir lütfu ve ihsanı olarak görmüş ve onu Allah (c.c.) rızasına uygun yerlere sarf ederek onun ‘musibet’ olma tehlikesine karşı önlem almıştır. Saîd b. Museyyeb bazı kimselerin söylemiş olduğu; ‘Helal malın terk edilmesi, toplanmasından daha hayırlıdır.’ sözünü tenkit ederek şöyle der; ‘Malı istemeyende hayır yoktur. Onunla borcunu öder, namusunu ve şerefini korur sıla-i rahim'de bulunur öldüğünde de miras bırakır.’
Tabiîn neslinin seçkin şahsiyetlerinden biri olan Saîd b. Museyyeb vefat ettiğinde ardında dört yüz dinar miras bırakmıştı ve bu servet O'nun zahidâne bir hayat sürmesine mani olmuyordu. Onun içindir ki Rasûlullah (s.a.v.) Sa'd b. Muâz'a, “Varislerini zengin bırakman onları muhtaç bırakıp insanlara el açmalarından daha hayırlıdır.” buyurmuştur. Fakat buna rağmen bazı sûfîler zahid olabilmek için malı elden çıkarmayı gerekli görürler. Şu örnekte olduğu gibi; ‘Bir kimse bir şeyi elinde tutuyor da nefsi zühd'e niyet ve irade ettiği için kendisini zahid sanıyorsa o zahid değildir. Zira bir şeyi elinde tutmak ona rağbetin alametidir. İki zıt şey ile bir kimse vasıflanamayacağına göre bir şey elden çıkmadıkça kişi onun zahid'i olamaz.’
Halbuki sahabenin içinde zengin olanlar vardı ve bu durum onların zahid olmalarına engel teşkil etmiyordu. Başta Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) zengin sahabelerdendi. Onların İslâm ümmetine servetleriyle ne kadar çok fayda sağladıkları bilinen bir gerçektir. Nitekim Tebuk seferinde Hz. Ebû Bekir (r.a.) malının tamamını getirmiş Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün “Ailene ne bıraktın?” sorusuna, ‘Allah ve Rasûlü'nü’ diyerek iman ve teslimiyetini bir kez daha ispat etmiştir. Rasûlullah (s.a.v.) O'nun için, “Ebû Bekir'in malı kadar hiç kimsenin malı bana fayda vermemiştir.” diyerek malın sadece kişinin kendisine değil; İslâm ümmetine de fayda sağlayacağı gerçeğine dikkat çekmiştir. Yine aynı seferde Hz. Ömer (r.a.)'in malının yarısını getirmesi, Hz. Osman (r.a.)’ın yaptığı malî yardımların yanı sıra yüzlerce askeri teçhiz etmesi malın ümmet nezdinde ne kadar önem arz ettiğini göstermektedir.
Helal yoldan mal biriktirmenin dinen hiçbir sakıncası yoktur. Yeter ki daha önce ifade edilen şartlara uyulsun. Bu konuda Abdurrahmân b. Avf (r.a.) örneğini verebiliriz. Sahabenin muhacirlerinden olan Abdurrahmân b. Avf Medine'ye hicret ettiğinde hiçbir şeyi yoktu. Rasûlullah (s.a.v.) O'nu Sa'd b. Ubâde ile kardeş kılmıştı. Sa'd kendisine; ‘Malım var, aramızda ortaktır. İki hanımım var bak, dilediğini senin için boşayayım.’ dediğinde Abdurrahmân; ‘Allah malını da ehlini de sana mübarek kılsın, bana çarşının yolunu göster.’ diyerek kardeşine yük olmak istememişti. Kısa zamanda kazandıklarıyla düğün yapan, zamanla servetini arttırıp zengin olan Abdurrahman, sahabenin en zenginlerinden biri olmuştur. Kendisi aynı zamanda Aşere-i Mübeşşereden ve Bedir ehlindendir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. İslâm'da haramlar ve helâller bellidir. Hangi niyetle olursa olsun hiç kimsenin İslâm'ın çizmiş olduğu sınırları aşmaya hakkı ve yetkisi yoktur. Bazı kimselerin İslâm'ı daha iyi yaşamak adına Hıristiyanlık’taki ruhbanlık benzeri bir hayat tarzını zühd kisvesi altında insanlara dayatmaya çalıştıkları bir gerçektir. Allah (c.c.)'ın kullarına helâl kıldığı nimetlerden istifade etmek kullara tanınmış bir haktır. Dolayısıyla bu nimetleri haram kılmaya hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor; “Deki: Allah'ın kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkları kim haram kıldı? De ki: Onlar dünya hayatında özelliklede kıyamet gününde müminlerindir.” [12]
Ayrıca bilmemiz gereken bir konu da şudur: Bu nimetlerden sorumluluk bilinci ile istifade etmemiz gerekmektedir. Zira Allah (c.c.)’ın bir gün tüm bu nimetlerden bizleri hesaba çekeceğini bilmemiz gerekmektedir. Ekonomik ve mali gücü elinde bulunduran tâğûtî güçlerin Müslümanları pasifize etmesi maddi açıdan onları felç etmesi musibet olarak yetip de artmaktadır. Müslümanların içinde zenginlerin çoğalması onların zekât, infak ve tasadduk etmesi sıkıntı içindeki Müslümanlar için Allah (c.c.)'ın bir rahmetidir. Fakir Müslüman yalnızca sabreder kazanır, faydası yalnız kendisinedir. Zengin ise şükreder kazanır, zekât verir kazanır, infak eder kazanır, tasadduk eder kazanır ve onların böyle yapmasıyla bütün ümmet kazanır. Ancak şurası bir gerçektir ki ümmette böyleleri çok azdır. Allah (c.c.)'tan böyle Müslümanların sayısını arttırmasını niyaz ediyoruz.
[1] Tirmizi, Zühd, 43.
[2] Tirmizi, Fiten, 61.
[3] lbn Mace, Fıten, 23.
[4] Şura sûresi, 42/27.
[5] Buhari, Rikak. 5.
[6] Tirmizi, Zuhd, 5.
[7] Tirmizi, Edeb, 54.
[8] Ebu Davud, Libas, 17.
[9] Hakim, Müstedrek, 2/182.
[10] Duha sûresi, 93/11.
[11] Kasas sûresi, 28/78.
[12] Araf sûresi, 7 / 32