VEFA
Görülen iyilikleri unutmama, iyilikte bulunanlara misliyle veya daha güzeliyle karşılık vermeye devam etme anlamına gelir. Böyle kimselere vefakâr denir.
Bir diğer anlamı da verilen sözü yerine getirmek, borcu ödemek, din ve akla uygun olarak gereken şeyi yerine getirip altından çıkmak demektir. Bu pek şerefli bir görevdir. Karşıtı Hulf, caymak, sözünde durmamak, verilen sözü yerine getirmemektir ki, bu haramdır. Eski dostluğu korumaya da 'Vefakârlık' denir. İnsan vefalı olmalı, dostluk haklarını unutmamalıdır.
Bir Müslüman’da bulunması gereken güzel huylardan biri olan vefakârlığın zıddı nankörlük olup, iyiliğin kadrinin bilinmemesi veya kötülükle karşılık verilmesidir. Allah insanların birbirlerine iyilik yapmasından hoşlanır. İyilikler karşılıklı olarak devam eder, iyilik yapanlar muhataplardan kötülük görmez, yine iyilik görürse bu, başkasına da güzel örnek olur ve cemiyete huzur ve güven duygularının sağlanmasına yardım eder. En büyük vefakârlık, yaratanını tanımak, kulluk görevlerini yapmak, verdiği nimetlerin kıymetini bilmektir. En büyük nankörlük de kulun, Rabbini inkâr etmesi, Onun yüceliğini tanımamasıdır. İnsan, Allah’a ibadet etmek suretiyle, Elest bezminde yaptığı ahde vefasını gösterdiği gibi, kendisine iyilik yapanlara da vefakâr olmalıdır. Fertleri arasında vefakârlık olmayan toplumlarda güven ve itimat sarsılır, sosyal bir çözülme başlar. Vefakârlık, dostlukların devamını sağlayacağından, sosyal dayanışmayı daha güçlü kılar. İnsanlar arasında olduğu gibi, cemiyet ve devletin de, kendisine hizmet etmiş kişilere vefakâr davranması, onların kıymetini takdir etmesi gerekir.
Yüce kitabımız Kur’an bu konuda da bize temel ilkeleri vermiştir:
“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” [1]
“Antlaşma yaptığınızda, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin.” [2]
“Ey iman edenler! Akidlerin gereğini yerine getiriniz.” [3]
Vefakârlığın da en güzel örnekleri Peygamber (s.a.v.)’ de görülmektedir. Vefasıyla, sevenlerinin sevgisini hayranlığa, düşmanlarının kinini ise ister isteme takdir etmeye dönüştürmüştür. Bütün kişilik özellikleri gibi vefası da yapay ve yüzeysel değil, içten ve derindir. Medine’ye hicret edeceği gece en büyük kaygısı canı değildir. Mekkelilerin ‘Emin’ bilerek kendisine emanet bırakmış oldukları değerli mallarını tastamam sahiplerine iade edebilme düşüncesidir. Bu sebeple hayatını kaybetme tehlikesini göze alan Hz.Ali O’nun yatağında geceler. Ertesi gün malları sahiplerine dağıtır.
Hz. Peygamber, kendisine bir hafta süt emziren dadısı Ümmü Eymen’i, ücret karşılığı da olsa yıllarca kendisine bakan sütannesi Halime’yi, süt kardeşi Şeyma’yı, çocukluğunu yanında geçirdiği Ebu Talib’in hanımı Fatma’yı, ömrü boyunca unutmamış, her fırsatta onlarla ilgilenmiş, yardım etmiştir. Mekke müşriklerinin zulmünden kaçan müslümanlara kucak açan Habeş Necaşi’sini daima hayırla yâd etmiş, öldüğünde dua etmiş, yıllar sonra oğlu Medine’ye geldiğinde, babasına hürmeten bizzat kendi eliyle ona hizmet etmiştir.
Hayatının her anında ahde vefanın birçok örneğine şahit olduğumuz Hz.Peygamber’in konumuza ışık tutan uygulamalarından birisi de şöyledir: Hudeybiye antlaşması imzalandıktan hemen sonra müslümanların Mekke yakınlarında olduğunu bilen ve Mekkeli gizli müslümanlardan biri olan Ebu Cendel bunu fırsat bilip, kaçar. Müslümanlara sığınır. Ancak antlaşmanın şartlarından biri Mekke’den müslümanlara sığınan kişilerin geri verileceğine dairdir. Mekkeli delegeler hemen bu maddenin uygulanmasını isterler. Müslümanlar üzüntülerinden sarsılırlar. Ama söz vermişlerdir. Hz.Muhammed Ebu Cendel’i karşısına alır; “Ey Ebu Cendel! Sabret. Sözümüzden dönemeyiz. Allah sana yakında bir yol açacaktır,” der. Ve sonra Ebu Cendel Mekke’ye iade edilir. [4]
Verilen söz ve yapılan anlaşmalarımız gereği olan ahde vefa ise İslam ahlakının en önemli umdelerinden biridir. Ferd ve cemiyet hayatının gelişmesi karşılıklı ilişkilere, ilişkiler de çeşitli anlaşma ve sözleşmelere bağlıdır. Bunlar olmaksızın sosyal ve ekonomik hayatın gelişmesi mümkün değildir. Yapılan sözleşmeye uymayı istemek kazanılmış bir hak, onu yerine getirmek de kabul edilmiş bir görevdir. Verdiği sözü tutmayan; böylece, karşı tarafın hakkını ve kendi vazifesini yerine getirmemiş olur. Bu nedenle, verilen sözün tutulmaması münafıklığın üç alametinden biri sayılmış ve müslümanlar bundan sakındırılmıştır. Bu gerçek peygamber efendimizin bir hadisinde şu şekilde ifadesini bulur; “Münafığın alâmeti üçtür: konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.” [5]
Bir kimsenin dindarlığı üç özelliği ile yani sözünün, davranışının ve niyetinin sağlamlığı ile ortaya çıkar. Münafığın sahip olduğu üç huy bu ölçüye vurulduğu zaman, onun samimiyetsizliği aşikar bir şekilde belli olur. Çünkü münafık yalan söyleyerek sözünün çürük olduğunu, hainlik yaparak davranışının çürük olduğunu, sözünde ve vadinde durmamakla da niyetinin bozuk olduğunu ispat eder. Sözünde durmayan ve vadinden cayan bir Müslüman bu haliyle müslümandan çok münafığa benzemeye başladığını düşünerek üzülmeli ve bu çıkmazdan kurtulmanın çaresine bakmalıdır.
Endülüs’te ve Mısır’da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâ ve bağlılık husûsunda buyurdular ki; Allahü teâlâ, Âdemoğlunun bedenini üç kısım yaptı. İnsanın lisanı (dili) bir kısım, uzuvları, âzâları bir kısım, kalbi de bir kısımdır. Allahü teâlâ bu kısımlardan her birine bâzı şeyler emredip, bu emirlere uymalarını, vefâ göstermelerini istedi. Kalbin vefası, Allahü teâlânın tekeffül ettiği, üzerine aldığı rızık için üzülmemesi, endişelenmemesi, kendisinde; hîle, düzen, oyun, hased gibi kötü düşüncelerin bulunmamasıdır. Lisânın (dilin) vefâsı, gıybet etmemesi, yalan söylememesi, dünyâsına ve âhiretine yaramayan faydasız ve boş sözler söylememesi, böyle sözlerle vakit geçirmemesidir. Âzâların vefâsı, Âdemoğlunun âzâ ile hiçbir zaman herhangi bir günâha koşmaması ve o âzâlar ile hiçbir kimseye eziyet vermemesidir. [6]
Mâlikî mezhebinde, fıkıh ve kelâm ilimlerinde mütehassıs olan büyük âlimlerinden, velî Şerîf Tlemsânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) emânete çok riâyet ederdi. Bir defâsında Kusantine kâdısı Hasan bin Bâdis, bir kese altını Ebû Abdullah'a emânet bırakmıştı. O da evine koydu. Sahibi isteyince, keseyi vermek üzere gelip evden aldı. Kesenin üstünde "Yüz altın" diye bir yazı bulunuyordu. Kesedeki altınlara bir ziyân olmuş mudur? düşüncesiyle, keseyi açtı. Saydığında, yetmiş beş tâne olduğunu gördü. Eksilmiş diyerek, gidip kendi altınlarından yirmi beş tâne ilâve etti. Keseyi sahibine teslim etti. Bir iki gün sonra altın sâhibi olan kâdı, tekrar Ebû Abdullah'a gelip; “Kesede yetmiş beş altın olması lâzım gelirken, yüz altın çıktı, hikmeti nedir?" diye sorduğunda, o da; “Keseyi senden aldığımda, içindekileri saymamıştım. Sana verirken, kesenin üstündeki yazıyı görünce saydım. Eksik geldiğini görünce, yirmi beş altın koyarak yüze tamamladım. Bu yirmi beş altını kaybettiğimi zannetmiştim" dedi. Bunları işiten Kâdı Hasan'ın gözleri yaşardı ve böyle insanların yeryüzünde olmasından dolayı Allahü teâlâya şükretti. [7]
[4] Afzalur Rahman, Siret Ansiklopedisi, c.I
[6] İslam Kültürü Ansiklopedisi, c.1